Kitleler Psikolojisi

Yazıma Gustave Le Bon’un Kitleler Psikoloji adlı kitabının ön sözünde yer verdiği bir ifade ile başlamak istiyorum. Kendisi tam olarak şöyle demiş: “Martin Heidegger, Karl Jaspers, Jean Paul Sartre, Albert Camus, Ortega Gasset gibi diğer existentialist(varoluşçu) filozofların da çıkış noktalarındaki temel budur: kitle içinde kaybolan ferdi kurtarmak, ona kendi müstakil hayatının, varoluşunun anlamını anlatmak ve bunu ona yaşatmak.” (Le Bon, 1969). Bizler birey olarak kitleler içinde kaybolmaktan kendimizi nasıl alıkoyabiliriz veya kitlenin bizi yutmasına müsaade edersek daha mı mutlu oluruz? Bu tarz soruların cevaplarını bu yazıda birlikte keşfetmeye çalışacağız. Ancak yazıma tam olarak bir başlangıç yapmadan evvel bu alandaki öncü ve lider konumunda olan Gustave Le Bon’dan kısaca bahsetmek istiyorum. Kendisi, 90 yıllık ömrünü 1841-1931 yılları arasına sığdırmış, tıp alanında gerçekleştirdiği tahsilinden sonra sosyal psikolojiye merak salmış bir Fransız sosyologdur. Kendisi Mustafa Kemal, Enver Paşa ve Fuat Köprülü gibi fikirleriyle birçok Türk asker ve devlet adamını etkisi altına almayı başarmıştır.

Öncelikle söylemek istediğim ilmin hiçbir zaman iflas etmemiş olduğudur. (Le Bon, 1969). Bu yüzden bizler de Ulu Önderimiz Mustafa Kemal’in dediği gibi en hakiki mürşit olarak ilmi kabul etmeli ve yolumuzu mantık, sağduyu ve akıl ile belirlemeye çalışmalıyız. Yolumuza başlarken sizlere şunu da hatırlatmak istiyorum: “İlim bize hiçbir zaman ne sulh, ne de saadet getireceğini vaat etmedi.”(Le Bon, 1969). Bu sebeple lütfen hiçbiriniz bu yazıyı okuduktan sonra Cem Yılmaz’ın skeçlerinde yer verdiği türden kısa süreli bir aydınlanma süreci beklentisi içerisine girmeyiniz.

Sıra kitlelerin özelliklerinden bahsetmeye geldi sanırım artık. Öyleyse en temel ayrım olarak kitlelerin açık ve kapalı, iki farklı türü olduğundan başlayalım. Elias Canetti’nin açık ve kapalı kitle tanımı şu şekilde: “Açık kitle, yani diğer adıyla doğal kitle, büyümeye elverişli olan, herhangi bir sınırı(evler, pencereler vs.) tanımayan ve kendi saflarına katılmayanları zan altında bırakan, ancak büyümeye devam ettiği sürece varlığını sürdüren ve büyümesi durduğu anda dağılan olarak, kapalı kitleyi ise, büyümekten ziyade kalıcı olmayı hedefleyen”dir (Canetti, 2010). Le Bon’un kitle tanımlarına geçmeden evvel kitlelerin deşarj olma zorunluluğu olduğunu belirteyim ve deşarj anlarından bahsedeyim. Deşarj anı, kitlede bulunan herkesin farklılıklarından kurtulduğu ve kitledeki diğer herkes ile kendisini eşit gördüğü an olarak tanımlanırken, Bastille isyanını bir deşarj anı olarak değerlendirebiliriz. Deşarj anında birey, tüm yüklerinden kurtulmuş, kendi sınırlarını aşmış ve bir rahatlama içinde olduğunu düşünür (Canetti, 2010). Çünkü birey, deşarj anlarında onun kendisi hakkında düşünmesini ve kendi içindeki sorunlara yönelmesini engelleyen bir durumun içinde bulunur. Bu yüzden içinde bulunduğu kitle için normal hayatında göze alamayacağı, deyim yerindeyse tüm çılgınlıkları yapmaya hazırdır ve kitlenin devamını sağlamak için her şeyiyle savaşır. Çünkü birey, kitleye katılmadan önce bir tür hapishane içinde olduğunu fark eder ve kitle dağılınca tekrar o hapishaneye dönmekten korkar. Deşarj anları, kitlelerin güçlerinde zirveye ulaştıkları anlardır, bu yıkım anlarını temsil etmek içinse ateş yakar, bu ateş kitle var olduğu sürece yanmaya devam eder ve yıkım sona erdikten sonra ateş de kitle gibi sönecektir.

Peki, bu kitleleri kimler, nasıl yönlendirmekte veya yönetmektedir?

Kitlelerin liderleri birer düşünce insanı olmaktan ziyade, birer aksiyon insanıdırlar. Bir diğer deyişle ise yarı aydınlardır. Çünkü aydın olmak hareketsizliği ve tereddüdü beraberinde getireceğinden tam olarak aydın kimliğine bürünemez, aydın olamaz. (Polat & Durmuş, 2015). Bu liderler kitleleri etkileri altına almak için üç yöntemden yararlanırlar: iddia, tekrar ve sirayet. Kitlelerin şişirilmiş ve aşırı duygulardan etkilendiğini göz önünde bulundurursak bir kitleyi etkilemek veya elde etmek isteyen bir hatip şiddetli ifadeler kullanmalı ve ateşli iddialar ortaya atmalıdır. Bunun için peşlerinden büyük kalabalıkları sürükleyebilen birçok insanı örnek olarak gösterebiliriz. Örneğin, Maksim Gorki’nin Ana adlı kitabında yer verdiği Pavel Vlasov’da bu özellikleri gözlemleyebiliriz.

Kitlelerde ruha egemen olan düşünce özgürlük değil, esirlik olduğundan, bağlılığa susamış kitleler, lider olarak belirledikleri kişiye insiyaki olarak tabi olurlar (Polat & Durmuş, 2015).

“Kitleler bir siyasi düstura veya onları muvakkat bir zaman için taassublandıran muzaffer bir lidere esrarlı bir kuvvet atf ve tevcih ederler.”

“Kitle, çobanından vazgeçmeyen bir sürüdür.”

Kitlelerin hayranlığını kazanmak için onları kendinden daima uzak tutmak lazımdır.”

“Mübalağa etmek, tekrar tekrar iddia etmek, tekrar etmek ve hiçbir şeyi katiyen akli bir muhakeme yolu ile ispata kalkışmamak… İşte halk topluluklarına hitap eden hatiplerin alışmış oldukları, ortaya atılan iddiaları ispat usulleri…”

“Kitlelerin muhayyilesi üzerine tesir etmek sanatı, onları idare etmek sanatıdır.” (Le Bon, 1969)

Kitleler durumları nasıl değerlendirir ve bu durumlara nasıl tepki gösterirler?

Kitleler telkinle kanaat oluşturdukları için onlar tarafından algılanan görüşler ve inançlar ya tam anlamıyla kabul edilir ya da reddedilir ve kesin gerçekler veya kesin yanlışlar olarak kabul edilir. Grisi olmayan bir topluluğun verdiği tepkiler ise çok da şaşırtıcı değildir.

Eğer kitleler çoğu defa akıl ve muhakeme ile hareket etseydiler ve yalnız kendi menfaatlerini düşünseydiler, arz küresi üzerinde hiçbir medeniyet gelişemez ve insanlığın tarihi olamazdı.”

“Kitleler hiçbir zaman gerçeğe susamamıştır. Hoşlarına gitmeyen bedahetler karşısında, batıl eğer kendilerini çekerse, batılı ilahlaştırarak bedahetlere yüz çevirmeyi daha üstün bulurlar.” (Le Bon, 1969)

Yukarıda kitlelerin durumları nasıl değerlendirdiklerini anlamış olduk. Şimdi de verdikleri tepkilerden biraz bahsedelim. Kitleler bir birey ile kıyaslandığında en uç örneklerden bile çok daha büyük bir yıkım gücüne sahip olmakla birlikte, Hitler Almanya’sında gördüğümüz gibi arkalarında bıraktıkları enkazı temizlemek uzun yıllar sürebilmektedir. Bir buldozer veya öğütücü misali önüne çıkan her şeyi ya kendisine dâhil eden ya da ortadan kaldıran kitleler, bu işi yaparken içinde bulundukları durumun sarhoşluğu etkisinde olduklarından dönüp arkalarına dahi bakmazlar. Kitleye ait olmayan bireyler evlerinin kapılarını ve pencerelerini onların kitleden ayıran yegâne şey olduğuna ve evlerinin en güvenli yer olduklarına inanırlar ve kitle evlerinin kapılarını ve pencerelerini yakıp yıktığında kitlenin gücüne boyun eğerler. Bu bireylerde hâkim olan esas düşünce, kendi başına gelenin diğer tüm insanların başına gelmesini istemek ve ümit etmektir. Artık sağlam olan her kapı ve pencere hatta mutfaklardaki sağlam bir tabak bile bu bireye rahatsızlık vermeye başlar. Bu sebepler evini yağmalayan kitlenin üyeleri ile arasında herhangi bir fark kalmaz ki bu da kitleyi deşarj anı olarak belirttiğimiz seviyeye getirmektedir. Kitlelerin tutumunu bir diğer deyişle şu şekillerde belirtebiliriz:

“İnsanlara alabildiğine zulüm ediniz, milyonlarca insanı öldürtünüz, istilalar üzerine istilalar yapınız, eğer o derecede bir nüfuz ve bu muhafazaya yetecek derecede zekânız varsa size her şey mubahtır.”

Kitleler, zekâyı değil, vasat şeyleri bir araya toplarlar.”

“Kalabalıklar yalnız yıkıcı kuvvete sahiptirler. Bunların üstünlüğü ve hâkimiyetleri her vakit bir kargaşalık ve düzensizlik ifade eder.” (Le Bon, 1969)

Bir birey neden ve nasıl bir kitleye müdahil olur ve kitle içerisinde nasıl bir davranış sergiler?

Şimdi burada insan yalnızlıktan korktuğu için ve sorunlarıyla yalnızken başa çıkamadığı için bir topluluğun parçası olmak ister gibi klişe bir cümle kursam, birçokları beni kendilerince belirledikleri sınıflandırma yöntemi ile hemen bir sınıfa dâhil edeceklerdir. Fakat ben her ne kadar Gustave Le Bon’un ifade etmiş olduğu sebeplere inanıyor olsam da bu sınıflandırmanın önüne geçmek için sizlerle Emil Michel Cioran’ın bir sözünü paylaşacağım.

“Hakikaten yalnız varlık, insanlar tarafından terk edilmiş olan değil insanlar arasında acı çekendir; kendi çölünü peşi sıra panayırlarda sürükleyen ve mütebessim cüzzamlılık, tamiri imkânsızlık komedyenliği yeteneklerini sergileyendir.” (Cioran, 2019)

Ve bu sözü de Sibel Kiraz’ın bir sözüyle sağlamlaştıracağım.

Kitleyi karakterize eden özelliklere değinirken onu oluşturan insanlarla ilgili kullanılan birey olma özelliğini yitirmiş, kendi özgürlüğünü kullanmayan ya da kullanamayan, aynılaşmış, kendini türünün bir modeli olarak tekrar eden, yönlendirilen ve özne değil nesne olan vb. gibi ifadeler tek tek ve hep birlikte insanın yabancılaşmasına işaret etmektedir.” (Kiraz, 2015)

Ayrıca Carl Gustav Jung gibi düşünenler olabileceği için ondan da bir söz bırakmak istedim buraya. Umarım sizler Jung’dan yana olursunuz…

Nasıl ki sosyal bir varlık olarak insan uzun vadede toplumla bağı olmadan yaşayamazsa, birey de dış faktörlerin yıkıcı etkisini göreceli olarak azaltabilen dünya ötesi bir prensip olmadan hiçbir zaman varoluşu ve spiritüel ve ahlaki özerkliği için gerçek bir neden bulamaz.” (Jung, 2012)

Fikrimce kitlelerin içindeki her birey aksini hissediyor olsa da Cioran’ın yalnızlık tanımına uyan bireylerdir. Bu fikrimi Le Bon’un şu sözüyle de destekleyebilirim: “Zihnin şuurlu hayatı, şuuraltı hayatının yanında pek az bir tesire sahiptir.” (Le Bon, 1969). Birey yüzeysel değerlendirmeleri sebebiyle kendisini bir topluluğa ait kılmak ister. Bu yüzden üniversiteye henüz başlamış olan bireylerin çok sayıda arkadaşı varken ilerleyen yıllarda bu arkadaş grubu küçülmekte, daralmakta ve bazı durumlarda tek kişiyle sınırlanmaktadır. Bu sebeptendir son yıllarda Kafka’nın “Huzur mu istiyorsun? Az eşya, az insan.” sözünü sosyal medyada sürekli karşımıza çıkması veya çıkarılması. Şimdi bu sözüme de algıda seçicilik kavramını ortaya koyarak karşı çıkanlar olacaktır, varsın olsunlar, var olsunlar daima. Herkesle aynı fikirde olmanın faydasını değil,  zararlarını açıklayan bir psikoloji kuramını anlatmaya çalışıyorum neticede. Özetle kendisini tanımayı başaramayan birey, kendisine kendisini kanıtlama ihtiyacı sebebiyle bir kitleye dâhil olmaya çalışır ve dâhil olduktan sonra da bu kitle içerisindeki yerini muhafaza etmeye çalışır diyebiliriz.

Sıra geldi son konumuz olan bireyin kitle içerisindeki tutum ve davranışlarına.

“Yalnız bulunduğu zaman terbiyeli, münevver bir kimse idi, kitle halinde ise insiyaklariyle hareket eden bir mahlûk, yani bir vahşidir.” (Le Bon, 1969)

Çünkü bireyler bir kitlenin çok küçük olduğunu hissettikleri zaman kendilerini kitlenin ortak ruhuna teslim eder ve o ruhu yöneten lidere bağlılık gösterirler.

“Bu ruh onları, her biri tek başına, ayrı ayrı bulundukları halde duyacaklarından, düşüneceklerinden ve yapacaklarından tamamiyle başka bir tarzda hissettirir, düşündürür ve yaptırır.” (Le Bon, 1969)

Ayrıca bu ruh onları dış dünyadan tamamen soyutlayacak ve onları dış dünyanın varlığına inandırmak neredeyse imkânsız bir hâl alacaktır. Bu konuda Montaigne’in vermiş olduğu Fransız köylüsü örneği çok güzeldir.

“Savoie’lı köylü demiş ki: “Şu akılsız Fransa kralı biraz işini bilse pekâlâ bizim beyin kâhyası olabilir.” Adamın hayal gücü efendisinin üstünde bir büyüklük tasarlayamıyor.” (Montaigne, 2020)

Bir birey gerçekten bu ruha büründürülebilmişse bir lider veya otorite haline gelmiş olan bir grup tarafından, o bireyin bu ruha hizmet etmek için göze alamayacağı bir çılgınlık veya akıl dışılık söz konusu bile olmayacaktır.

Son sözü ise Ulu Önderimiz Mustafa Kemal’e bırakarak, onun özgürlük kavramını nasıl değerlendirdiğini özetleyen, yazımda anlattıklarımla örtüşen ve bizlere gerek bireysel anlamda gerekse ulusal anlamda niçin özgür olmamız gerektiğini anlatan, henüz 25 yaşında söylemiş olduğu bir sözü sizlerle paylaşmak istedim.

“Özgürlük olmayan bir memlekette ölüm ve bozgun vardır. Her ilerlemenin ve kurtuluşun anası özgürlüktür.” (İmer, 1981)

Kaynakça:

  • Le Bon, G. (1969). Kitleler Psikolojisi, İstanbul: Bedir Yayınevi.
  • Gustav Jung, C. (2012). Keşfedilmemiş Benlik, İstanbul: Sayfa Yayınları.
  • İmer, C. (1981). Atatürk’ten Seçme Sözler, İstanbul: Remzi Kitabevi.
  • Montaigne, M. (2020). Denemeler, İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları.
  • Cioran, E.M. (2019). Çürümenin Kitabı, İstanbul: Metis Yayınları.
  • Kiraz, S. (2015). Kitle, Kültür, Bunalım ve Yabancılaşma, İstanbul: Mavi Atlas Dergisi 5/2015.
  • Canetti, E. (2010). Kitle ve İktidar, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
  • Polat, F. & Durmuş, A. (2015). Türk Siyasi Düşüncesinde Gustave Le Bon Etkisi: Abdullah Cevdet Örneği, İzmir & Denizli: Manas Sosyal Araştırmalar Dergisi 5/4/2015.

Yorum bırakın