Hissedildiğinden yazma zorunluluğu, durmaksızın, yazıyorum sanırım şu sıralarda. Ancak çok dağıtıyorum yazınca, düzen takıntım olduğu için masam her zaman düzenlidir, odam da haliyle. Kafamın içini görebilseniz yüzüme tükürmemeniz için yalvarmak zorunda kalmaktan korkuyorum, bu yüzden de kalın ve yüksek duvarlar ördüm etrafına. Bilimde kafatası dedikleri şeyden farklı biraz daha aklınıza ilk gelen o olsa da. Ne etten, ne kemikten ne de bildiğiniz bir maddeden bu duvar. Öyle bir duvar ki bu, yaratıcısı ve dolayısıyla mucidi olan ben bile henüz hangi maddeden olduğunu bilmiyorum. Bu sebepledir ki size onu anlatmaya devam edecek oluşum beni biraz yormakta ve yıpratmakta, lakin sizin de tahmin edebileceğiniz üzere – yazımın başında da belirttiğim gibi – yazma zorunluluğum ve belki de yazma ihtiyacım beni bu yorgunluğa ve yıpranmaya mecbur tutuyor ve benim için ne kadar kaçsam da sonunda yakalanacağımı bildiğim bir gerçeğe getiriyor – acze düşmek.
Şimdiye kadar hep mütevazı bir yaşam tarzım ve hayat beklentim olduğuna kendimi öylesine inandırmıştım ki tam şu anda içine düştüğüm tatminsizlik ve memnuniyetsizliği dahi kabul etmek için kendime, hayallerime işkence ediyorum. Bir gün bu işkencenin bitmesini bile dileyemeyecek kadar yorgun ve bıkkın oluşum sizleri şaşırtır mı bilmiyorum, ama benim artık hayat olarak adlandırdığım şey yalnızca tatminsizlik ve memnuniyetsizlikten ibaret. Sanıyorum ki dünyanın en güçlü, en zengin veya en başarılı insanı olsam – tüm “en”leri düşünün aklınıza getirebildiğiniz – bile hayatın anlamını değiştiremeyeceğim. Zaten değiştirme isteğine sahip olduğumu da söyleyemem artık, tüm bu keşmekeşin ve duvarların ardında sıkışıp kalmış ve kendi kendimi, hayallerimi, duygularımı ve düşüncelerimi ölüme terk etmiş olduğum için. Bu kaos ne zaman bitecek diye düşünmüyorum artık çünkü biliyor veya bir şekilde emin olabiliyorum ki bu kaos benim hayatım ve beğensem de beğenmesem de veya istekli olsam da olmasam da bu konuda en azından ona tatminsizlik ve memnuniyetsizlik dışında bir anlam yükleyebildiğim için aklımla alay ediyorum bu sayede. Karmaşık ve uzun cümlelerimin sorumlusu ben olsam da kabahatlisi ben değilim – lütfen, yargılamalarınızı müsait bir yerde bırakarak okumaya devam ediniz – bunun nihai ve daimi kabahatlisi yalnız ve yalnız bizzat hayatın kendisidir. Merak etmeyin, sizlere “kader işte…” diyerek bunu bir kaçışım haline getirmeyecek, getiremeyecek kadar onurlu bir hayalperestim hala. Hayatı suçlamamın sebebine gelecek olursam, onun bana yaptıklarından, beni yapmaya zorladıklarından veya bana seçme şansı tanımadığı zamanlardan da bahsetmeyeceğim, sadece neden ben bütün bunları yaparken bana “dur!” demediğini soracağım. Biliyorum, ben soracağım, o susacak, ben tekrar soracağım, o tekrar susacak… Sanki dilimi bilmeyen bir yabancıymış, evimdeki işe yaramaz duvarlar gibi bana boş gözlerini dikip acıyacak. Bana acımasını istemiyorum, ne hayatın ne de hayatın içinde yer alan herhangi bir varlığın. Acınması gerekilen evreyi çoktan ayaklarımın altında sıyırdım ilk gördüğüm yol kenarı taşında. Tek ayak üzerinde durmayı öğrenmemi sağlayan yegâne olay budur.
Bütün bunlar neden olduğunu veya neden böyle bir hayatınız olduğunu hiç sorguladınız mı? Benim sorgulamadığım gün kalmadı geçmişimde, şimdimde ve geleceğimde, ancak bütün bu sıra dışı sürekliliğin güzel bir yanı da bulunmakta – kalıcı olmak – ki bu güzellik benim dünyada bir zamanlar var olduğumu kanıtlayacak şeydir. Belki yine kendimi kandırıyorum bu şekilde düşünerek… Saçmalamayın, ben hiçbir zaman kendisini kandırabilen biri olamadım. Herkesi ve her şeyi kandırabilirim dünyadaki – sizin adalet dediğiniz şeyi bile – ama kendimi kandıramam asla. Beceriksiz olduğumdan falan değil ha, henüz o kadar sıyırmadım ayağımın altındaki erdemleri de o yüzden. Kıyamam kendimi kandırmaya, hiç dayanamazdım zaten birisi beni salak yerine koymaya çalıştığında, hemen kabarırdı tüylerim, dişlerimi gösterip atlardım üzerine o lanet olası yalancının. Hayatım boyunca bütün bu lanetli yalancılara karşı acımasız olmama ve onların yok sayılmalarını sağlamama rağmen nasıl oluyor da hala daha onlar tarafından kandırılabiliyorum? Bütün bu acze düşmelerim, tatmin ol(a)mamalarım, memnuniyetsiz bir şekilde gülmelerim onların yüzünden değil mi aslında?
Bana hayatı öyle bir anlattılar ki vakti zamanında, ben dünyayı yönetebileceğimi, bir gün tüm dünyaya sahip olabileceğimi düşünmüştüm. Yanlış değil bu hayal, yalnızca hayatta kalması çok tehlikeli bir hayal, tıpkı Napolyon, Cengizhan ve Hitler’in hayalleri gibi. Bütün dünyaya sahip olma arzusu sanki sadece doğru kişilerde ortaya çıkıyormuş gibi düşünmeyin hemen, eminim ki bizim bildiğimiz dünya olmasa da bir yerlerde bir dünya bulup ona hükmetmeyi, sahip olmayı denemiş birileri vardır, yine bizim bilmediğimiz bir zihinde. Varsın ben Patasana gibi en aciz ve aşağılık varlık olayım, varsın benim etrafımda dönüyor olsun galaksilerin lordu ve yine varsın diyebileyim hissettiğim ya da düşündüğüm bütün şeylere, ama ben nasıl olmak istediğimi bilmiyor olsam da en azından artık nasıl olmak istemediğimi biliyorum. Adam Phillips’in deliliği potansiyelimizin bir parçası olarak görüyor, bazı psikanalistlerin onun doğuştan bizimle beraber olduğunu ve şimdilerde birçok insanın genlerimizde bulunduğunu söylüyor oluşuna kulak asmıyor ve diyor ki “delilik tabiri caizse yapımızda vardır”. Bu yüzden ben kendimden emin bir şekilde ve gururla şunu söylüyorum tüm bu yazıyı okuyan dostlarıma, – yazımı okuduğunuz zaman dost olmuşuz demektir – hayatım boyunca savaştığım ve deli rolü yapan bir sahtekâr olacağıma, gerçek bir deli olmak onurumdur.


Selam olsun gerçek bir deli olma onurunu taşıyan dostuma 🙂
Rol yapmadan deli olmak için yaşanmışlık lazım, yaşanacakların bin bir türlü muhasebesini yapmış olmak lazım, acabalar lazım, sorguladığın şeyin içinde kimi zaman kaybolmuş olmak lazım, boş yere gerçek bir deli olunmuyor değil mi başyazar? 🙂
BeğenLiked by 1 kişi
Deli olmak herkesin harcı değildir neticede 🙂
BeğenBeğen
İyi ki gerçek deliler var ve iyiki onların not defterleri var. Yine şahane bir yazı, elinize, kaleminize sağlık..
BeğenLiked by 1 kişi
Çok teşekkürler 🙂
BeğenBeğen
Hayatın anlamı nedir sizce? Ya da neden anlam yükleriz ona, yüklediğimiz anlamların altında ezilip kalma olasılığımıza ne kadar pay biçersiniz mesela?
BeğenBeğen
Umut edebildiğimiz sürece hayatımızın anlamı vardır. Ne zaman umudumuzu yitirirsek, o zaman hayatımızın anlamı kalmamış demektir.
BeğenBeğen
2 defa okudum 😀 anlamam için biraz deli olmam gerek sanırım..
BeğenLiked by 1 kişi
O zaman umut etmeye devam 🙂
BeğenLiked by 1 kişi
Kesinlikle 🙂
BeğenBeğen
🙂
BeğenLiked by 1 kişi
Evet dimi :))
BeğenLiked by 1 kişi
Rica ederim 🙂
BeğenLiked by 1 kişi