Yarınlar

İnsan bazı zamanlarda normalde hissettiğinden çok daha derin hislere gömülebilir, bu hislerle ne yapacağını bilemeyebilir ve hatta bu hislerin neden var olduklarını bile anlamayabilir. İki gün evvelin son saatleri benim için böyle zamanlardan biriydi diyebilirim. Sanırım farklardan biri, benim tam olarak ne hissettiğimi bilmesem de nasıl hissettiğimi kelimelerle olmasa da zihnimde tahayyül edebiliyor olmamdır. Bir diğeri ise, benim bütün bu – tabiri caizse – boktan hislerimin temelinde yatan esas meseleyi kavramış olmam. Hatta öyle ki ben bu meseleyi yıllar önce yaşamış olduğum için, yıllar önce bu meselenin üstesinden geldiğime kendimi inandırmış olmamdır. Her defasında bu sefer tamamen çözdün bak işte, “aferin ulan!” diyorum kendime ancak bir olay daha vuku buluyor ki meselenin ilk ortaya çıktığı andan bir gram olsun ilerleyememişim ve yıllarca çözdüğümü sanarak kendimi ne kadar da güzel kandırmışım. Bazı insanlar kendilerini kandırmayı severler ya da günümüzde iyimserlik olarak adlandırılan bu düşünce biçimini benimsemiş ve bununla hayatlarını devam ettirebilirler ve bununla yaşamaktan veya yaşamaya çalışmaktan mutludurlar. Lakin ben kendimi kandırmaktan öylesine nefret ettim ki bazı zamanlarda gerçeklerden kaçtığımı bile itiraf edemedim kendime. Herkesin kendisine itiraf etmesi gereken şeyler vardır elbette ve herkes gibi ben bu itirafları gerçekleştirince üzerimden yük kalkmış gibi hissetmek bir yana, aynı yükün milyarlarca kez ve tonlarca ağırlaştığını hissediyorum. Peki, mecbur muyum ben kendime bir şeyleri itiraf etmeye? Yalnızca görmezden gelsem olmaz mı? Zaten kısacık olan ömrümün hiçbir kısmında bu saçma sorunlarla ve itiraflarla uğraşmaş zorunda kalmamam mümkün değil mi? Kaç yıl sürer ki bir mesele? Kırk yıldır yaşıyor olsaydım artık kırk yıl önce içilen kahvelerin hatırı kalmadı diye bir şeyler yapmaya başlayabilirdim belki, ancak küçük bir hesaplama sonrasında yalnızca yirmi iki yıldır bu dünyanın bir yerlerinde yaşamaktayım, – klişe olacağını biliyorum – eğer buna yaşamak denebilirse. Geçen yılların ne kadar olduğundan ziyade geçen zaman içerisinde nelerin yaşandığının önemli olduğundan bahsetmişti bir gün birileri, kendisiyle yaptığım ayak üzeri sohbette. O ayak üzeri yapılan sohbetin derinliğine hiçbir zaman ulaşamamış ve yıllarıma tanıklık eden o kadar çok insan var ki… bazen gerçekten inanç dolu, iyimser, yani bir Pollyanna’ya dönüşüyorum anlayacağınız. Ama bu sadece bazı zamanlarda oluyor. Yazımın başında bazı zamanlar olarak tanımladığım bu hisler tarafından işgal edildiğini söylediğim zamanların aslında o kadar da “bazı” olmadığını anladım. Her geçen gün yaşamak için bir sebep bulabileceğime inanan ben, her geçen dakika geleceğe – her ne kadar uzakta olduğunu bilmesem bile – olan inancımı yitiriyorum, bir açık yara veya iç kanama benzetmesi yapmak istemediğim ve biraz olsun iyimserliğimi korumaya çalıştığımı kanıtlayabilmek için bu durumun milyonlarca damlanın bir araya gelmesiyle oluşan bir göl diyeceğim. Bu gölü biraz daha tarif edeyim en iyisi, bu göl öyle bir göl ki kendisi coğrafya biliminde kapalı havza olarak adlandırılır ve aslında bir krater gölüdür. Güzel bir örnek vermek gerekirse tecrübe ettiğim, içinde türlü şaklabanlıklar yaptığım için Van Gölü’nü söyleyebilirim. Van Gölü’nün nasıl bir göl olduğunu araştırmak da biraz olsun okuyucuya bırakılmalı diye düşündüğümden tasvirlerimi burada sonlandırıyorum. Hiç görmediğim bir nesneyi sırf birisinin bana tarif etmesi dolayısıyla kafamda onu o kadar güzel canlandırırım ki belki nesnenin aslında hiç benzemez, ama ben onu satırlar hatta sayfalar boyunca tasvir etmeyi sürdürebilirim ve bu işten amansız bir keyif alırım. Ancak mesele benim içimdeki olaylar, hezeyanlar veya devasa boyutta yıkıma yol açan felaketler olduğunda, birincil tanığı hatta bu olayların, hezeyanların ve felaketlerin sebebi ve sahibi olmama rağmen onlar hakkında tek kelime yazamam, söyleyemem veya ima edemem.

Bazen öyle insanlar görüyorum ki benim çoçukluğum olarak adlandırdığım dönemlerde, örneğin Van Gölü’nün çok yakınlarında yaşadığım zamanlarda yaptığım türlü şaklabanlıkları hatta – biraz ağır bir ifade olacak ama – soytarılıkları, insanlar yaşam biçimi haline getirmiş, bunların bulunmadığı günleri hatta saatleri geçmez olmuş, hatta insanlar bunları farklı teknolojik cihazlar ve yöntemlerle kayıt altına alarak bunlardan maddi gelir elde eder olmuş. Bir diğer ihtimalin de sırf maddi kazanç kaygısıyla bütün bunların, sanki onların yaşam biçimiymişçesine pazarlanması olduğunun da bilincindeyim. Türlü türlü komplo teorileri üretmekte üzerlerine olmayan insanlar şimdi gelmişler, bütün dünyaya onların yargılamamızın ne kadar yanlış olduğunu vs. anlatmaya çalışıyorlar bizlere. Yahu arkadaşım, senin istediğin şey zaten bu, sen bu mağduriyetin sayesinde gelir elde etmeye devam edebiliyorsun ve maalesef öyle tutunmuş, öyle bütünleşmişsin ki bu mağduriyetinle, elinde, içinde, zihninde sana dair, senden hiçbir şey kalmamış. Eğer bu yazıyı kendisine yapılmış bir saldırı oalrak değerlendirecek mağdurlar çıkarsa diye eklemeden edemeyeceğim ki bu sana yapılmış bir saldırıdan ziyade – senin bile yapmadığın – senin için tutulan bir yas. Gerçek seni adım adım, Ziggurat’lara tırmanırcasına, Sfenks’i yukarıdan görmek için Piramitlerin yanına merdivenler döşemişçesine yitidiğin için, sadece senin için tutulan bir yas. Çünkü eğer yukarıdan görmemizi isteseydi Sfenks’in mimarı, onu elimizde tutacağımız bir put veya atımızın, arabamızın arkasında taşıyacağımız bir boyutta inşa edilmesi üzerine planlardı. Bazı şeylerin bizim kontrolümüze geçmesi düşündüğümüz kadar iyi olmayabilir, hatta o kadar kötü olabilir ki biz bunun bir kötülük olduğuna bile kendimizi inandırmakta güçlük çekeriz. Annem derdi ki ben küçük bir çocukken hala ve kendisi pilav yapmak için ayıklarken önündeki pirincin taşlarını, “Taşın siyahından değil, beyazından korkacaksın.” Gözden kaçması muhtemel olan şeylerin dünyadaki en kötü şeylere dönüşmesi ve benim satırlardır anlatmaya çalıştığım umut ve kendini bilme meselesi iki farklı kişi tarafından güzelce tanımlanmıştır. Birincisinin kendini bilmek konusunda olduğunu ve Yunus Emre olduğunu söylemem yeterli olacaktır diye düşünüyorum çünkü bu yazıyı anadilimde, yani Türkçe yazıyorum. İkincisinin ise ünlü Fransız Topçu Subayı, Napolyon Bonapart tarafından söylendiğini ve sözün “Umut ile umutsuzluk arası bir adımdır” olduğunu söylemekte bir kusur göremiyorum. İşin özü şudur ki, – elbette benim anlayış biçimime göre – insan önce kendisini tanımalı, bilmeli, yaşadığı bütün hisleri başkalarına olmasa bile kendine anlatabilmeli, tarif ve tasvir edebilmeli, hem de mümkünse nedenleri ile birlikte ve yarın olarak kısalttığımız ancak ne kadar olduğu konusunda en ufak bir fikrimiz olmayan gelecekten de asla umudunu yitirmemelidir. Bunu bir Pollyanna olarak yapmalı demiyorum, kendi olarak yapmalı çünkü insan kendisine inanmaz ve güvenmezse başka bir insan ona neden inansın veya güvensin ki? Yazıyı soruyla bitirmek epey havalı olabilirdi benim için, ancak ben soruları, soruları cevaplayamamayı hatta onları cevaplamayı o kadar seviyorum ki bunu yapabilecek bir okur-yazar olduğumu sanmıyorum. Bu yüzden de son bir kez daha maddi gelir veya herhangi bir şey için kendisini kaybedenlere seslenmek istiyorum, Tolstoy’un bisiklet sürmeyi öğrendiği yaşta veya İbrahim’in güneşin veya ayın tanrı olamayacağını keşfettiği yaşta da olsanız, kendinizi bulmak için doğru zaman bunu yapmak istediğiniz zamandır. Özetle bir naçizane tavsiye daha bırakıyorum yazımın sonuna, bir işi yapmak için en doğru zaman, onu yapmak istediğiniz zamandır. “Carpe diem” vs. demiyorum ama, yarının gelişi yakın olduğu kadar bitişinin de yakın olduğunun farkında olmalı insan. Yarınlar çok yakın, yarınlar çok uzak ve yarınlar…

Yarınlar” için 17 yorum

  1. Yazınızın başında bahsettiğiniz o ne yapacağımızı bilemediğimiz hislere kapılmıştım birkaç gündür. Sinirli ve üzgündüm, böyle zamanlarda çok sevdiğim şeyleri yapmayı bırakmak geliyor, doğrusu hiç bir şey yapmak gelmiyor içimden. Ama içimden bir his o sevdiğin şeyleri yapmayı bırakmak yerine ertele demişti ve alarm kurdum sevdiğim şeyleri ertelemek için 🙂 şu an şunu düşünüyorum; ben o alarmı iyi ki kurmuşum ve satırlarınızla bakışırken aldığım keyifi çok az şeyden aldığımı itiraf etmeliyim. Bakın yazınızda itiraftan bahsettiniz, ben de bişeyleri itiraf edebildiğim için mutluyum şu an. Teşekkür ederim 🙂 kaleminize, yüreğinize sağlık..
    Not: Van gölünü araştıracağım, yazınızda o göle yüklediğiniz anlamı ararken gölde boğulmam umarım :/

    Liked by 1 kişi

  2. Çok anlamlı, hiç böyle düşünmemiştim. Sen kendine inanmazsan başkası neden inansın diyorsunuz. Galiba kendime çok inanmamışım veya kendimi inandığıma ikna etmişim ki bu cümlenize çok şaşırdım

    Liked by 1 kişi

  3. Şimdi konuya gelelim sevgili başyazar; ben Van Gölü’nü araştırdım Suları tatlı değil; acı, tuzlu ve sodalı. Kapalı havzalar suyunu dışarı akıtamazmış, içinde biriktirirmiş Bir de uydurulan Van Gölü Canavarı hikayesi var tabi. Bilimsel verilerle yazınızı bağdaştırmaya çalışacağım şimdi. 😀 siz kendinizi bu göle benzeterek içinizde birikenleri dışarı atamadığınız için dolmuşsunuz dolmuşsunuz ve tatlıya dair bir şey kalmamış, acıyla dolusunuz. Dışardan gölü ziyarete gelen turistler acıyla dolu olmanızla ilgilenmiyor, belki bilmiyorlar bile, sadece önünde fotoğraf çekilecekleri güzel bir gölden ibaret görüyorlar. Acıyla dolu olduğunuzu bilen küçük bir kısım da bu acınıza bir kılıf uyduruyor: Van Gölü Canavarı.
    Ama onlar sizi dışardan ne kadar tatlı görseler de siz kendinizi biliyorsunuz, o gölün içindeki acısınız, tuzsunuz, sodasınız. Dışarı akamıyorsunuz, tatlıya dönüşemiyorsunuz tüm bu sebepler doğrultusunda ‘buna yaşamak’ denir mi diyorsunuz.
    İtiraf: aslında bu yazdıklarımla hiç alakası yok değil mi yazınızın. Çünkü anlamadım yine satırlarınızı 🙂
    Bilimsel konuşunca böyle sallayabiliyorum en iyisi siz anlatın sayın başyazar..

    Liked by 1 kişi

  4. Yazmak zeka işidir. Böylesine anlaması zor olan şeyleri yazmak ve anlatabilmek doğrusu zekanızı katlıyor. Anlamayanlar kendinde arasın sorunu :)))

    Liked by 1 kişi

  5. Ben de şöyle bir benzetme yapacağım gölle ilgili. Satırlarınız bir göl, ama suları tatlı, hep tatlı ve her okuyan bu tattan payını alıyordur, almalı.
    Biz okurlar dışarıdan fotoğraf çeken turistleriz, siz ise o suyun acısını, tuzunu bizzat yaşayıp benliğinize katansınız ama her okuyana tatlı’yı da hissettiren mucizevi tatlı Van Gölü Canavarcığına dönüşmekte üstünüze yok :))

    Liked by 1 kişi

  6. Kimse bayram konusuna girmemiş ben gireyim bari. İyi bayramlar sayın yazar. Bayram şekerlerim kadar enfes bu yazıyı okudum ve Yunus Emre ile Napolyon Bonapart hakkında daha detaylı bilgiler edinmeye karar verdim. Her gün bir yeni bilgi hazineme bunları eklememe vesile olduğunuz için teşekkür ediyorum 🌸🙏

    Liked by 1 kişi

Yorum bırakın