Hüsranın kendisi, bizi baştan çıkaracak şeyi icat etmemizi gerektiren bir baştan çıkarılma sahnesidir. Nasıl ki kesinlik şüpheciliğe çare değilse tatmin de hüsrana çare değildir. (s.20)
Ancak kaçınılmaz bir gerçek, gelişimimizin bir parçası olan bir deneyim, insan ilişkilerinin temelinde yatan yapısal bir unsur vardır ki o da şudur: şayet birisi sizi tahmin edebiliyorsa, hüsrana da uğratılabilir. (s.21)
Tüm aşk hikâyeleri hüsran hikâyeleridir. (s.23)
Aradığımız ve hiç var olmadığı için asla yeniden bulamayacağımız nesne ya da insan, arzu ettiğimiz şeydir. Bir başka deyişle, hüsran hissine bulduğumuz ilk yalancı çözümden – yaşamaktan korktuğumuz hüsranı hissetmemize engel olacak ideal bir arzu nesnesi yaratmaktan – asla kurtulamayız. Kafamızdaki ideal insan, gerçek insanlarla gerçek ilişkiler içine girmekten kaçış noktamız olur. (s.25)
Hüsranı katlanılır kılan düşüncedir ve düşünceyi mümkün kılan da hüsrandır. Düşünce hüsrandan kaçınmak yerine onu dönüştürür. (s.28)
Isaiah Berlin “İki Özgürlük Kavramı” başlıklı yazısında şöyle der: “Bilgi bizi tercih yapmamız için önümüze daha çok seçenek koyarak değil, imkânsız şeylere kalkışıp hüsrana uğramamızı engelleyerek özgürleştirir.” (s.34)
Duygu insanların birbirine temas ettiği ve karşılıklı ilişki kurduğu vasıta olmaktan çıkıp, yatıştırıcılıktan uzak bir kaçınmanın karmaşık sistemine dönüşür. Kişi hem kendi duygusal özünden hem de başka insanlardan ayrı düşer, iki taraftan da karşılık alamaz. (s.43)
Birini tanıma arzusu – insanı, şiiri, espriyi kavrama arzusu – öngörülen bir heyecanı bastırma, azaltma ve hatta duyulan arzudan kurtulma isteği olabilir. (s.69)
Ulus-devlet sadece şiddet vasıtasıyla ayakta kalabiliyorsa, bir şeyler – örneğin ifade ve düşünce özgürlüğü – ihlal edilmiş demektir, fakat onları kim cezalandırabilir? (s.85)
Bu yeni ahlakçılar ahlaksız olmazdı çünkü yeni ahlakları için kanuna bel bağlarlardı. Gönüllü olarak itirafta bulunan ikili ajanlara dönüşürlerdi. İkili oyunlarını ancak durumlarını ifşa ederek oynayabilirlerdi. Asıl suç yakalanmak olurdu. Dünyayı olduğu gibi korumaları, isyan etmemeleri, kandırmaya devam etmeleri gerekirdi. Yasa ve nizam destekçiliği yaparlardı. Ve yalnızca tek bir düşmanları olurdu: boşluk içermeyen bir yasa ya da diğer bir deyişle, âlimi mutlak bir otorite. Hukuki boşlukların, etrafından dolaşılabilecek şeylerin sevdalısı olurlardı. Bir açıdan diyebiliriz ki, gözü açılmışların ahlakı olurdu bu – ya da daha doğrusu, daha yüksek otoritelere hem inanmak hem de aynı zamanda inanmamak isteyenlerin ahlakı. (s.93)
Annenle baban sikip atar seni./Böyledir hep, bu olmasa da niyetleri./Doldururlar seni kendi kusurlarıyla,/İlave de yaparlar sırf senin hatırına./*/Onlar da vaktiyle sikilip atılmıştı ama/Eski tip şapka ve ceketli budalalarca/Kimi zaman tatlı-sert geçinip giden/Kimi zaman saç saça baş başa giren/*/İnsan insana devreder sefaleti./Giderek derinleşir kıta kabuğu gibi./Çıkıp git oradan bir an önce/Ve çocuk yapma sakın sen kendin de. (s.96)
Varsayımım şu ki, bazen – belki de çoğunlukla – deneyimlediklerimizden ziyade deneyimlemediklerimiz hakkında daha fazla şey bildiğimizi düşünürüz; deneyim yaşamama tecrübesine taktığımız ad “hüsran”dır. (s.101)
Tatmin dediğimiz mücadele sahasını göz önüne aldığımızda, neden kesin hükümlere ihtiyaç duyulduğunu ve intikam alındığını – ya da biraz farklı bir ifadeyle, derdimize bulduğumuz devanın neden kesin bir kanaate varmak ve intikam almak olduğunu, neden kendimizi kandırıp bağımsız kişilere olan bağımlılığımızı gizleyerek tatmin arayışına gittiğimizi – rahatça görebiliriz. (s.138)
…fakat delilerle ilgili bizi dehşete düşüren şey öngörülemez olmalarıdır. Kime yöneleceklerini, ne isteyeceklerini ve nasıl isteyeceklerini asla bilemeyiz. Kim olduğumuzu düşündüklerini bilmemiz kesinlikle mümkün değildir(sanki aklı başında olanlar öngörülebilirmiş ve kim olduğumuzu biliyormuş gibi). (s.147)
Delilik, potansiyelimizin bir parçasıdır; ister (bazı psikanalistlerin inandığı üzere) deli doğuyor, isterse (şimdilerde birçok insanın inandığı gibi) genetik olarak delilik eğilimi taşıyor olalım, delilik tabiri caizse yapımızda vardır. (s.150)