Jose Mauro De Vasconcelos

  • Belki böylesi daha iyiydi ama, ‘Vaftiz Babam’ şeytan, beni avcuna aldı mı, yaramazlık yapmaktan güzel şey olamazdı… (s.25)
  • Ve öyle korkunç bir acı vardı ki bu gözlerde, ağlamak istese bile ağlayamazdı. (s.52)
  • “Estefania Pinage de Vasconcelos”, “Pinage!” diye yinelerdim. “Annem bir Kızılderili ailesindendir.”, Bununla göğsüm kabarıyordu, çünkü okulda Kızılderili adı taşıyan tek çocuk ben olmalıydım. (s.75)
  • Totoca ve ben çantalarımızı omzumuza asıyorduk. İçinde kitaplarımız, defterlerimiz, bir de kalemlerimiz vardı yalnızca. Kahvaltılık bir şey söz konusu değildi; öbür çocuklar içindi bu! Okula varmadan, çarşının orada giyeceğimiz lastik pabuçlarımız ellerimizdeydi. (s.104)
  • Büyükler bir takım masallar anlatıyorlar ve çocukların her anlattıklarına inandıklarını düşünüyorlar. (s.110)
  • Kendi öğretmenim Bayan Cecilia Paim, yoksulluğumuzu biliyordu; ikindi kahvaltısında benden başka herkesin bir şey yediğini görünce üzülüyor, beni bir kenara çekip pastaneden kremalı börek almaya yolluyordu. (s.117)
  • Bir gün erkenden, hiçbir şeyin farkında değilmişim gibi, boyacı sandığımla gittim oraya. Gitmeyi o kadar çok istiyordum ki, Minguinho; bu kez sandığımın ağırlığını hissetmedim bile. (s.127)
  • “Hep senin yanında olmak isterdim, biliyor musun?”, “Neden?”, “Çünkü dünyanın en iyi insanısın. Senin yanındayken beni kimse azarlamıyor ve ‘günışığının yüreğimi mutlulukla doldurduğunu’ hissediyorum.” (s.139)
  • Gerçek olan, acımasız bir biçimde dayak yiyen küçücük bir hayvan olarak iç yaramı bir türlü geçirmeyi başaramadığımdı. (s.154)
  • Evet, yapacağım bunu. Başladım bile. Öldürmek, Buck Jones’un tabancasını alıp güm diye patlatmak değil! Hayır. Onu yüreğimde öldüreceğim, artık sevmeyerek… Ve bir gün büsbütün ölecek. (s.159)
  • Bir gün daha Didinha bana, sevincin ‘yürekle ışıldayan bir güneş’ olduğunu söylemiş, güneşin her şeyi mutlulukla aydınlattığını belirtmişti. Bu doğruysa, benim iç güneşim de şimdi her şeyi güzelleştiriyordu… (s.162)
  • Her şeyi yere attım ve yalvarırcasına döndüm ona. Hiçbir şey söylemedi, ama gözleri dehşet ve isyanla doluydu. Yediğim dayaklardan kalan izleri, yaraları ve kabukları görmesini hiç istemezdim, ama gördü. “Canın acıyacaksa suya girme” diye mırıldandı. “Artık acımıyor.” (s.167)
  • Kötüsün, küçük İsa! Ben ki bu kez benim için Tanrı olarak doğacağına inanıyordum, bana bunu yaptın demek! Neden beni de öbür çocukları sevdiğin gibi sevmiyorsun! Uslu durdum. Kavga etmedim, derslerime çalıştım, sövmedim, ‘kıç’ bile demedim. Neden bana bunu yaptın, küçük İsa? Küçük portakal fidanımı kesecekler, kızmadım. Yalnızca biraz ağladım. Ama şimdi…şimdi… (s.182)
  • Ev sessizlik içindeydi, ölümün kadifeden ayakları gezinir gibi. Şimdi acının ne olduğunu gerçekten biliyordum. Ayağını bir cam parçasıyla kesmek ve eczanede dikiş attırmak değildi bu. Acı insanın birlikte ölmesi gereken şeydi. (s.184)
  • Onu kestiler bile, baba; benim küçük şeker portakalı fidanım kesileli bir haftadan çok oluyor. (s.199)

    Şeker Portakalı (Can Yayınları, 105.Basım, 2011)

Yorum bırakın