Ama, bana sorarsanız, birçokları içip, sarhoş oluyor diye, şarabı yasak etmek yanlıştır; fazla kaçırılan şeyler hep iyi şeylerdir. (s.6)
Yazarken aradığım da bu zaten. Herkes kitabımda beni, bende kitabımı görsün. (s.10)
İnsanın doğuşunu görmekten herkes kaçar, ama ölümünü görmeğe hep koşa koşa gideriz. İnsanı öldürmek için gün ışığında geniş meydanlar ararız, ama onu yaratmak için karanlık köşeler gizleniriz. (s.23)
“Kırdım diyorsun zincirlerini;/Evet, köpek de çeker koparır zincirini,/Kaçar o da, ama halkaları boynunda taşıyarak.” Persius (s.33)
Halk öyle şaşkın, öyle boş bir kılavuzdur ki, ne kadar zeki, ne kadar becerikli olsak adımlarımızı ona uyduramayız. (s.47)
Bu kadar kararsız, serseri bir varlığı kendimize kılavuz saymayalım: Her zaman aklımızın ardı sıra gidelim, halkın takdiri de isterse ardımızdan gelsin. Bu takdir zaten talihe bağlı olduğu için onu kendi yolumuzda giderken de bulabiliriz. Doğru yolu yalnız doğru olduğu için tutmak istemesek bile, bu yolun eninde sonunda halk için de en yararlı yol olduğunu göreceğiz ve yine ona döneceğiz. (s.47)
Bana öyle geliyor ki Platon, Pluton’un bahçesini (cehennemi), gövdelerimizin çürüyüp toprak olduktan sonra göreceğimiz işkence veya rahatlıkları sayıp dökerken ve bunları hayattaki duygularımıza benzetirken, ve Muhammed, Müslümanlara, halılar döşeli, altınlar, zümrütlerle süslü, en güzel kadınlarla, şaraplarla, acayip yemeklerle dolu bir cennet vaat ederken içlerinden gülüyorlardı ikisi de ve ağzımıza bir parça bal sürüp bizi dünyadaki isteklerimize uygun hayal ve ümitlere düşürmek için mahsus bizim insani ve maddi tarafımıza hitap ediyorlardı. (s.51)
“İçimizde gizli bir kırbaç taşıyan o cellat.” Juvenalis (s.77)
Yüreği yaratılıştan öyle büyük, yükseklerde bulunmaya öyle alışmıştı ki, der Titus Livus, suç işlemeye eli varmaz, suçsuzluğunu savunma durumuna düşmeyi kendine yediremezdi. Scipio için. (s.79)
Bütün dertlerin biteceği yere gideceğiz diye dertlenmek ne budalalık! (s.109)
“Hiçten daha az bir şey olsaydı, ölüm hiçten daha az korkulacak bir şeydir denilebilirdi” Lucretius (s.113)
Okunu hedeften öteye atan okçu okunu hedefe ulaştırmayan okçudan daha başarılı sayılamaz. (s.132)
Düşüncede saplantı ve azgınlık en açık ahmaklık belirtisidir. Canlılar arasında eşekten daha kendinden emin, daha vurdumduymaz, daha içine kapalı, daha ciddi, daha ağırbaşlı olan var mıdır? (s.133)
Övmek için de olsa beni olduğumdan başka türlü göstermek isteyeni yalanlamak için öbür dünyadan seve seve kalkar gelirim. (s.163)
Yaşamamızı ölüm kaygısıyla, ölümümüzü de yaşama kaygısıyla bulandırıyoruz. (s.188)
“Değiştirilmeyen bir düzen kötü bir düzendir.” Publius Syrus (s.192)
Kaç kez sokaktan geçerken öfkeden kudurmuş bir baba veya ananın çocukları öldüresiye dövdüklerini görmüş, oğlancıkların öcünü almak için ana babalarına türlü oyunlar oynamayı kurmuşumdur. Döverken gözleri öfkeden alev alev yanar, daha yeni sütninenin kucağından çıkmış bir çocuğa gırtlaklarını yırtasıya bağırırlar, suratları allak bullak olur; Hippokrates’e göre de en tehlikeli hastalıklar insanın yüzünü değiştiren hastalıklardır. (s.235)
Savoie’lı köylü demiş ki: “Şu akılsız Fransa kralı biraz işini bilse pekâlâ bizim beyin kâhyası olabilir.” Adamın hayal gücü efendisinin üstünde bir büyüklük tasarlayamıyor. (s.247)
Bizi düzeltmek isteyene kollarımızı açacak yerde, yumruklarımızı sıkıyoruz. (s.255)
İstediğimiz kadar yüksek sırıklar üstüne çıkalım, yine kendi bacaklarımızla yürüyeceğiz; dünyanın en yüksek tahtına da çıksak, yeni kendi kıçımızla oturacağız. (s.258)