- Çıkarken basamakları sayıyorum, saydığım her basamakla işim bitiyor. Bunun gibi her gece biten günün yaprağını takvimden yırtıyorum, sımsıkı bir top yapıyorum. Bunu, Betty’yle Clara diz çökmüşken öç alır gibi yapıyorum. Dua etmiyorum. Günü yaşarken kendimden intikam alıyorum. Gazabımı gün denen şeyden çıkarıyorum. Okul günü, nefret edilen gün sen şimdi öldün diyorum. (s.29)
- Yaşamımdaki kazanımım – Tanrı’ya şükür ki uzun sürmeyecek – en çirkin biçimiyle iyi bildiğim iki zıtlık arasındaki muazzam alaşım olacak. Çektiğim acıya karşın bunu yapacağım. (s.39)
- Burada insanlar aceleyle sessiz sedasız sokaklardan geçip gidiyorlar. Dükkân vitrinlerinden başka bir şeye de bakmıyorlar. Kafaları neredeyse aynı yükseklikte yukarı aşağı kalkıp iniyor. Sokaklar telgraf telleriyle örülü. Evlerin cepheleri camla, çiçek zincirleriyle ve parlak sütunlardan ve beyaz basamaklardan başka bir şey görünmüyor. Ama ben şimdi geçip gidiyorum, Londra’dan çıkıyorum yine; tarlalar yeniden başlıyor ve evler, çamaşır asan kadınlar, ağaçlar ve tarlalar. (s.47)
- “Burada okulda, yaşam kargaşasıyla baskısının bunca yoğunlaştığı; sadece yaşam heyecanınınsa her geçen gün daha zorlayıcı olduğu bu yerde olayların karmaşası giderek daha bunaltıcı oluyor,” dedi Bernard. (s.61)
- Ben bir şairim, evet. Hiç kuşkusuz büyük bir şairim. Kayıklar ve gençlik geçiyor, uzaktaki ağaçlar “dalları gürül gürül akan pınarları andıran ağaçlar”. Tümünü görüyorum. Tümünü hissediyorum. Esinleniyorum. Gözlerim yaşlarla doluyor. Bunu hissederken bile cinnetimi kamçılayarak daha da artırıyorum. Köpürüyor. Yapaylaşıp içtensizlikleşiyor. Sözcükler sözcükler sözcükler, nasıl da dörtnala koşuyorlar – uzun yeleleriyle kuyruklarını savuruyorlar, ne var ki benim içimdeki bir kusur yüzünden kendimi sırtlarına bırakamıyorum; kadınları ve fileleri dört bir yana saçarak onlarlar uçamıyorum. İçimde bir kusur var – ölümcül bir duraksama; öyle ki, göz yumsam köpüğe ve yanlışa dönüşüyor. Yine de büyük bir şair olmamam inanılmaz. Dün gece yazdığım iyi şiir değilse neydi? Çok mu hızlıyım, çok mu yüzeyselim? Bilmiyorum. Kimi zaman kendimi bilemiyorum, ya da beni ben yapan huyları nasıl adlandıracağımı ve nasıl değerlendireceğimi kestiremiyorum. (s.66-67)
- Sevilmeyi yeğlerim, çölde mükemmelliğin peşine düşmektense ünlü olmayı yeğlerim. Ama tiksinti uyandırmaya mı yazgılıyım? Ben şair miyim? Öyle kabul edin. Dudaklarımın gerisinde yüklü olan o tutku, kurşun gibi soğuk, mermi kadar yok edici olan ve tezgâhtar kızlara, kadınlara, yaşamın aldatıcılığına ve kabalığına (çünkü onu severim) doğrulttuğum şey, attığımda vurur seni – yakala onu – şiirimi. (s.71)
- Onların aksanını yansılayarak konuşsam, beni nereye koyacaklarına karar vermek için tekrar konuşmamı bekleyerek kulaklarını dikerler – Kanada’dan mı geldim, yoksa Avustralya’dan mı; benimse her şey bir yana, arzun sevgiyle kollara alınmak; ben bir uyumsuzum, her şeyin dışındayım. (s.76)
- Bir duygu patlaması sırasında – rüzgârlar artık o kadar kudurmuş değil, şimşekler de o kadar ansızın çakmıyor – şiirimi aldım, şiirimi fırlattım, kapıyı arkamdan çarpıp çıktım. (s.105)
- Beklersin, gelmez. Sonra zaman geçer, iyice geç olur. Unutmuştur. Başka biriyledir. Sadakatsizdir, sevgisinin hiçbir anlamı yoktur. Ah, sonra acı – katlanılmaz umutsuzluk! Derken kapı açılır. Gelmiştir. (s.116)
- Geçmiş, yaz günleri ve oturduğumuz odalar, içinde kızıl gözler olan yanık kâğıtlar gibi buhar olup uçtu. Neden bir araya gelip yeniden başlayalım? Neden konuşalım, yemek yiyelim, başka insanlarla bir araya gelelim? Şu andan itibaren ben bir başımayım. Şimdi kimse beni bilmeyecek. (s.128)
- Merdiveni çıkmak için ayağımı kaldırmayacağım. Bir an için, aşçı aşağıda sobanın kapaklarını açıp kaparken, boğazı kesilen adamlar birlikte yatıştırılamayan ağacın altında duracağım. Merdivenden yukarı çıkarmayacağım. Bizler kötü yazgılıyız, hepimiz. (s.128)
- Yürüyeceğim; durmakla ve bakmakla zihnimin ritmini değiştirmeyeceğim; yürüyeceğim. (s.131)
- Dünyanın yükü omuzlarımızda; görüntüsü gözlerimizde; gözümüzü kırpar ya da kafamızı çevirirsek, ya da Platon’un söylediğini göstermek için arkaya dönersek ya da Napoleon’u ve fetihlerini anımsarsak, dünyaya yolundan sapmanın cefasını çektiririz. (s.143)
- Kayıtsızlığımı yitirdim, ta köke kadar gören armut biçimli ifadesiz gözlerimi de. Artık ocak, mayıs ya da başka bir mevsim değilim, ama ince bir iplikle eğilerek beşiğin dört bir yanını sarıyorum, bebeğimin narin kollarıyla bacaklarını kendi kanımdan yapılmış bir kozayla sarmalıyorum. (s.145)
- Kanserden ölen annem gibi gün boyu evin içinde önlük ve terliklerle sessizce dolaşıyorum. Yaz mı, kış mı olduğunu artık kırdaki çayırlardan ve süpürgeotlarından değil, penceredeki buhardan ya da dondan anlıyorum. Tarlakuşu ötüşünün çınlayışını en yüksek perdeye çıkardığında, o ses havada soyulan bir elmanın kabuğu gibi süzüldüğünde eğilir, bebeğimi beslerim. Bir zamanlar kayın ağaçlarının arasında yürüdüğümde kestane kargasının düşerken mavileşen tüyünü gözden kaçırmayan ben, bir hendeğin birinde yan yatmış bir arabanın yanına diz çökmüş kadın dik dik bakan çobanla serserinin yanından geçip giden ben, şimdi elimde toz beziyle odadan odaya geçiyorum. Uykunun kuştüyü bir battaniye gibi inip bu zayıf kollarla bacakları örtmesini çok istiyorum ve uyu diyorum; hayatın pençelerini kınına sokmasını, şimşeklerini sarmalayıp geçip gitmesini, bedenimi bebeğimin içinde uyuyabileceği derin, sıcak bir sığınak haline getirmesini diliyorum. (s.145)
- Ve şiir, bence yalnızca senin konuşan sesindir. (s.153)
- Ama bir gün kahvaltıdan sonra gelmezsen, bir gün seni belki de bir başkasını arayarak aynaya bakarken görürsem, telefon boş odanda zır zır çalıp durursa, o zaman, o tarifi olanaksız acının ardından, o zaman ben – zira insan yüreğinin ahmaklığının sonu yoktur – başka bir sen arar, başka bir sen bulurum. (s.153)
- Milyonlar öldü. Percival öldü. Ben hala hareket ediyorum. Ben hala yaşıyorum. Ama işaret edersem kim gelecek? (s.164)
- Bırakın sağlamlık yok edilsin. Hiçbir şeye sahip olmayalım. (s.183)
- Ne var ki beyin duvarlarının inceldiği; her şeyin özümsendiği anlar vardır ve öylesine devasa bir balon üfleyebileceğimizi, güneşin onun içinde doğup ve batabileceğini, öğlenin mavisiyle gece yarısının karasını alıp, bir yana fırlatılmışlar olarak buradan derhal kaçabileceğimizi hayal edebilirim. (s.193)
- Hiçbir şey, hiçbir şey, hiçbir şey o kasvetli su israfını yüzgeciyle kıramazdı. O dayanılmaz can sıkıntısının ağırlığını kaldıracak hiçbir şey olmazdı. Sömestrler geçti. Biz büyüdük; değiştik; çünkü, hayvanız elbet. (s.211)
- Ama bu aşırı kesinlik, bu düzenli ve askeri ilerleme hatadır; kolaya kaçmadır, bir yalandır. Her zaman altı çok derindir, beyaz yeleklerimiz ve terbiyeli resmiyetimizle belirtilen saatte tam zamanında gitsek de, düş kırıklıklarının, çocuk tekerlemelerinin, sokaktaki bağrış çağrışın, tamamlanmamış cümle ve görüntülerin – karaağaçlar, söğütler, süpüren bahçıvanlar, yazı yazan kadınlar – bir hanımefendiye yemeğe giderken refakat ettiğimizde bile yükselip alçalan çağıltılı akışı söz konusudur. (s.219)
- İnsana işkence eden zihninin korkunç faaliyetidir. (s.226)
- Şişelerle dolu bir büfe; ekmek dolu bir sepet; bir tabak muz – rahatlatıcı görüntüler bunlar. İyi de ortada öykü yoksa, nasıl bir son ya da başlangıç olabilir? Söylemeye çalıştığımızda yaşam belki de ona davrandığımız kadar kırılgan değildir. (s.228)
- Ölülerin sokak köşelerinde ya da düşlerde üstümüze atlamaları ne garip. (s.234)
- Ölülerin sırtüstü uzanışı ve huzuru etkiler beni – eski bayrakları altında dinlenen savaşçılar. (s.240)
Dalgalar (İş Bankası Yayınları, 5.Basım, 2018)
- Kapıyı açmış olmalıydım ki aynı anda, beyaz kanatları olmasa da kanat çırparcasına uçuşan siyah cübbesiyle koruyucu bir meleği andıran kır saçlı nazik bir beyefendi küçümseyici bir ifadeyle karşıma dikilerek geçmemi engelledi ve hanımefendilerin ne yazık ki kütüphaneye ancak üniversitenin öğretim görevlilerinden biri eşliğinde ya da ellerinde bir tavsiye mektubuyla girebileceklerini alçak bir sesle söyledikten sonra elini sallayarak gitmemi işaret etti. (s.13)
- İnsan denen varlığın yüreği, bedeni ve aklı, hâlihazırda iç içe geçmiş bir durumdadır ve bundan bir milyon yıl sonra olacakları gibi ayrı ayrı bölmelerde değillerdir; o nedenle de iyi bir akşam yemeği, güzel bir sohbet için büyük bir önem taşır. (s.27)
- Bir yerleri keşfediyor ya da bir şeyler yazıyor olabilirdik; dünyanın saygın yerlerinde avare avare dolanıp dururduk; örneğin Parthenon’un basamaklarına oturur ve hayallere dalardık, ya da saat onda ofise gider, saat dört buçuk oldu mu biraz şiir yazmak için rahatça evimize dönerdik. (s.31)
- Bu gezegene şöyle bir uğrayıp giden bir uzaylının bile, bu gazeteyi eline alıp da, şu bölük pörçük kanıtlara rağmen İngiltere’de ataerkil bir yönetimin hüküm sürdüğünü fark etmemesi mümkün olamaz, diye düşündüm. Aklı başında olan hiç kimse bu profesörün ne kadar baskın olduğunu sezmeden edemezdi. Erk, para ve nüfuz ona aitti. Gazetenin sahibi de, yazı işleri müdürü de, yazı işleri müdür yardımcısı da onun ta kendisiydi. Dışişleri Bakanı da oydu, Yargıç da… Kriket oyuncusuydu; yarış atları ve yatları vardı. Hissedarlarına yüzde iki yüz ödeyen bir şirketin de yöneticisiydi. Kendisinin yönettiği yardım kuruluşlarına ve üniversitelere milyonlar hibe etmişti. O film yıldızını havada asılı bırakan da oydu. Kasap bıçağının üzerindeki kılın insan saçı olup olmadığına da o karar verecekti. Suçluyu beraat ettirecek ya da mahkûm edecek de oydu; asılması ya da özgür kılması onun iki dudağının arasındaydı. Göründüğü kadarıyla, havanın puslu olması dışında, her şeyin kontrolü onun elinin altındaydı. Aslında belki de tam da bu nedenden dolayı öfkeliydi. (s.45-46)
- Kadınlar bütün bu yüzyıllar boyunca erkeği olduğundan iki misli büyük göstermek gibi tılsımlı ve tadına doyum olmayan bir güce sahip olan aynalar görevi görmüşlerdi. (s.48)
- Napolyon ve Mussolini’nin kadınları bu kadar ısrarcı bir şekilde aşağı düzeyde görmelerinin nedeni de budur, çünkü kendi egolarının şişmeye devam etmesi için, kadınların aşağı düzeyde olması gerekmektedir. (s.49)
- O öz incelemelerden ve itiraf içeren yazılardan bir lanet okuma ve bir ıstırap çığlığı yükselmektedir. ‘Sefalet içinde ölür yüce şairler.’ İşte, onların şarkılarındaki nakarat budur. (s.69)
- Varsayalım ki bir baba, halisane duygularla hareket ederek kızının bir yazar, ressam ya da âlim olmak uğruna evden çıkıp gitmesini istemiyor. Kızına, “Bak Oscar Browning ne diyor?” diyecektir; bununla da yetinmeyip Saturday Review gazetesini gösterecektir onda. Ayrıca bir de Bay Greg vardır. “ Bir kadının varlık nedeni,” demişti bu zat üstüne basa basa, “geçimini sağlayan erkeğin himayesi altında olmak ve ona hizmet etmektir.” Kadınlardan entelektüel anlamda hiçbir şey beklenmemesini vurgulayan ve eril ağızlardan çıkan bir yığın fikir vardı ortada. (s.72)
- Ücretsiz olduğu takdirde saçmalık olarak görülen bir şey, işin içine para girdiğinde birden saygınlık kazanır. (s.86)
- Daha doğrusu Doğa, en akıl sır ermez ruh halindeyken bile, görünmez bir mürekkeple zihnimizin duvarlarının üzerine bu büyük yazarların doğruladığı bir önseziyi, görülebilir olmak için onların dehasının ateşine tutulması yeterli olan bir eskizi nakşetmiş gibidir. (s.95)
- Aa, edebiyatı da satın alacak değilsin ya, edebiyat herkese açıktır. Üniversitedeki bir idari görevli de olsan, beni çimenlerin üzerinde yürümekten men etmene izin vermiyorum. İstersen kütüphanelerini de kapat ama benim zihnimin özgürlüğünün üstüne kapatabileceğin ne bir kapı, ne bir kilit ne de bir sürgü var. (s.99)
- Örneğin, erkeklerin edebiyatta başka erkeklerin, askerlerin, düşünürlerin ya da hayalperestlerin dostu olarak değil de, sadece kadınların âşıkları olarak gösterildiğini farz edelim. Shakespeare’in oyunlarında onlara ne kadar az bir yer ayrılırdı, düşünebiliyor musunuz? Ve edebiyat bunun acısını nasıl da çekerdi! Muhtemelen Othello karakterinin yarısı uçup giderdi, Antonius’un da büyük bir bölümü… Ama Sezar’ı, Brütüs’ü, Hamlet’i, Lear’ı ve Jacques’ı bütünüyle yitirmiş olurduk. Edebiyat inanılmaz derecede yoksullaşırdı. Nitekim kadınların yüzüne kapatılan kapılar yüzünden edebiyat bizim ölçebileceğimizin çok ötesinde yoksullaşmıştı zaten. (s.108-109)
- Bir kitap, fikir verme ve telkin gücünden yoksunsa eğer, ne kadar şiddetle çarparsa çarpsın bir zihnin içine nüfuz edemez. (s.132)
- “Hayatının on yılının büyük bir bölümünü yaklaşık üç yüz yirmi ilköğretim okulunu incelemekle geçirmiş bir kişi olarak şunu söylediğimde bana inanın ki, demokrasimizle böbürlenebiliriz ama gerçekte, İngiltere’deki yoksul bir çocuğun büyük edebi eserlerin doğduğu entelektüel özgürlüğe kavuşma umudu, olsa olsa Atinalı bir kölenin oğlundan belki biraz fazlacadır.” (s.138)
Kendine Ait Bir Oda (Koridor Yayınları, 1.Basım)

