Zamanda Yolculuk

Eğer sen de içinde bulunduğun zamana sürgüne gönderilmiş biri gibi hissediyorsan kendini, emin ol ki doğru yazıyı okuyorsun. Çünkü ben bahse girerim ki geçmişim üzerinde, senden iki kat daha fazla sürgün edildim ve edileceğim. Bu sürgünlerden kurtuluş yolları var tabii, henüz kimseye açıklamadığım nadide yöntemlerimi seninle paylaşacağım ki kader ortağım, gerçek birer kader ortağı olabilelim. Şimdiye kadar söylemememin sebebi de benimle aynı hataları yapmanı beklememdi. Ancak aynı hatalarını yaptığın oldukça aşikar, neticede benim yazımı okumaya kadar gelmişsin zaman ile olan probleminde. Yani çözüm bulamayacağını anlamışsın, ancak şunu da fark etmişsindir ki kısa süreli kendini kandırmalar mümkün. Zaten benim bütün hayatım bu küçük kendini kandırmalar üzerine kurulu, hatta bir arkadaşımın deyimiyle “özterapi”lerim sayesinde hayatta kalıyorum. Bazen bütün dünyaya, onun varoluşuna, varolamayışına, bana sunduklarına, sunmadıklarına, varlıklara ve yokluklara öyle bakıyorum, öyle güzel, öyle içten ve öyle benimsemiş bakıyorum ki birçoğumuzun kıskandığı mutluluğa sahip olan Pollyanna beni tanısa, kıskançlıktan hiç var olmamayı dilerdi. Lakin bazı zamanlar da olur ya diyerek devam etmeyeceğim yazıma, çünkü bazı zamanlar senin hayatında olmasaydı okumazdın – bu kimi mercilerce, otoritelerce “saçma” olarak atfedilmiş – bu yazıyı. Bu sebeptendir ki benim zamana meydan okuyacak gibi başlayan birçok karalamam, kendi hayatımı karalamaya çalıştığım özensiz kararlarımla neticelenmiştir ve bilmem hangi otorite tarafından aşırı karamsarlıktan, isyandan hatta başıbozukluktan yargılanacağı için yayımlanmayacaktır hiçbir zaman – en azından benim tarafımdan.

Şimdi bırakalım kenara zamana meydan okumayı veya okuyamamayı, gelelim esas konuya sürgündaşım. Belli ki bu sürgün bizi öldürmüyor, ancak vaat edildiği gibi güçlendirmiyor veya akıllandırmıyor da. Öyleyse şöyle oturup etraflıca düşünüp isabetli bir karara varmak gerekmekte. Söyle bakalım haykırarak en içinden, samimiyetin başkenti olan yüreğindeki boşluktan, yalanların girmek için değil de çıkmak için izin aldığı nadide köşkten, zamanın içinde misin yoksa dışında mı be koca adam/kadın? Saygılarımı sunarken şaire bir yandan, bir yandan hala daha zamana kabul ettirmeye çalışıyorum kendimi. Gözlerimi dikip duvardaki saate, kafamı kaşıyıp düşünceli şekilde, kaşlarımı indirip kararlı bir şekilde, “sen nesin ki?” diyorum zamana. Sonra aklıma geçmişim geliyor, kısaca sövüp geçiyorum vâkıâ. İyi şeylerin alışkanlık haline gelmesi de her ne kadar onun sayesinde oluyor olsa da kötü şeylere de mahkum ettiğinden beni alışıyorum ona kızgın olmama. Küçük kandırmalarım azalıyor günden güne, ama biliyorum ki o da azalıyor – en azından bana ayrılmış kısmından bir gün daha çalıyorum, her gece güneşi doğurmayı başardığımda. Güneşi doğuranlar olarak bir lokalimiz olsa fena olmazdı aslında, oturur sabaha kadar ıkınır, sıçardık bir parçasını her birimiz. Zaten yapbozları hep sevmişimdir, darılma bana güneş, ben de istemezdim deniz atı gibi doğuran bir erkil olmayı, hele seni evlatlıktan reddettiğimden beri rast giden işlerimin rast gitmeyen işlerime darılmasını. Bırakın yahu bu ıkınmaları falan, gerçek zaferler yalnızca kanla yazılır diyerek bir nutuk atsam güneşi doğuranlar lokalinin ortasında ve diğer üyeler ağzıma sıçsalar… Mevzu çirkinleşmeye başladı, en iyisi konuyu değiştirmek, bırakalım bu doğurganlığı falan bir kenara çünkü günümüzde önemli olan doğurgan, üretken veya bereketli biri olmak değil, çekici olmak yalnızlık kadar.

Şimdi zamanda yolculuğun şartlarını sıralamayı çok isterdim veya en azından küçük kandırmalarımdan birkaçını örnek vererek seni zamana karşı kazanabileceğin konusunda yüreklendirmek. Fakat tahmin edebileceğin üzere bu yazıyı yazan kişi muzaffer biri olsaydı, sana bu yazıyı başka bir zamanda yazmış ve senin zamanında yayımlamış olurdu. Aksine bu yazıyı yazan kişi, topu arabanın altında kaçtığında, çıkarırken patlayan, papatyaların yapraklarını koparmaya kıyamadığından kimse tarafından sevildiğini doğrulayamayan, seksek oynamak için yeri çizebileceği bir beyaz veya herhangi bir renkte taş bulamayan bu yüzden de hayali kareler üzerinde zıplayan, hatta yalnızlığını almış kucağına okşayan ve onunla arkadaş olmayı bile düşünmüş kişidir. Bu sebeple sürgündaşım, sana sürgündaşım diyorum çünkü en az bir kere aynı zamana sürüldük, en az bir kere de aynı zamanda bulunduk seninle, sen bu yazıyı okurken. Kendi zamanından yine nefret ediyor olursan halâ ben bu yazıyı tamamladığımda, ilk satırından başlayarak bir daha oku ki benim zamanıma sürülebilesin. Bu da küçük bir kendini kandırma olsun, senin için de benim için de…

Yorum bırakın