Sarılması bir insanın kendisine kollarının kısalığı yüzünden ulaşamadığında kimselere, küçük öpücükler kondurması ayalarını kıskandırmak için ellerinin üzerine…
Henüz çok küçük bir çocukken, ülkemin güneydoğusunda yer alan bir şehirde yaşamaktaydım, oranın yabancısı olduğumu ten rengim haykırırdı kibarlığımın beni ele veremediği hiç konuşmadığım zamanlarda. Bilmem kaç yaşına kadar evin tek çocuğu olmam sebebiyle de alışkındım tek başıma türlü oyunlar icat edip halının desenlerini yol yapmaya benim gibi küçücük oyuncaklarıma, onları konuşturmaya birbirleriyle, onları birer yetişkine benzetmeye çalışarak. Dondurmaların çubuklarının altında yer alan küçük halkaların en güzellerini biriktirip onları hiç sevmediğim yaşıtlarıma ve tam da bu sevgisizliğim neticesinde meydan okumam yüzünden hepsini kaybetmeye de alışmıştım zamanla. Kaybetmek benim için bir sorun değildi o zamanlar, onlara meydan okumak bile beni yüreklendirir, her defasında kazanacağımı umut ederek yeniden, yeniden dikilirdim karşılarına neredeyse bir kanun koyucunun kararlılığıyla. Her kaybımı yaşadığımda eve gelip benim için mucizevi olan halının desenlerine bakardım buğulu camlarımdan ve sinirlenirdim kendime. Hayatımın tamamında olduğu gibi küçük bir çocukken de en çok kendime kızardım, her zaman kusuru kendimde bulurdum, hiç acıma duygum olmadı kendime karşı. Zaman ilerliyor ve ben kendi deyimimle büyüyor, güçleniyor ve daha fazlasını, daha güzellerini biriktirmeye çalışıyordum üzerinde süper kahramanların bulunduğu “taso”ların. Onları biriktirdiğim için hiçbir zaman pişman olmadım, tıpkı kaybettiğim zaman olmadığım gibi. O sevmediğim akranlarım inandırırken kendilerini beni yendiklerine, ben inanırdım – yeni öğrendiğim için ampulün bilmem kaç yüzüncü denemede bulunduğunu – onları yenememenin yeni bir yolunu keşfettiğime. Tesadüf bu ya, hayatımda ilk kez kar gördüğüm zamanlar da hep bu kaybedişlerime denk geldi, ben zaten kış geldiği için daha fazla dondurma yiyemiyor ve daha fazlasını biriktiremiyordum, ne rengarenk süper kahramanlarımın ne de yenilgilerimin. Yeni taktiklerimi ve en güçlü süper kahramanlarımı deneyemeyecek olmama çok sinirlenir, “keşke tekrar yaz gelse de kısacık şortlarımı, şıpıdık şıpıdık sesler çıkaran terliklerimi giyip dondurmanın ucundaki en güzel süper kahramanımı herkese gösterebilsem.” derdim, halının desenine bakarken kendime kızgınlığımdan “senin tek hak ettiğin sonsuz bir kış!” diye haykırışlarımı unutup. Şeftali odununa benzer içten yanışlarım tüketmeye başladığında beni, o zamanlar, yalnızca 9 yaşındaydım.
Bir sonraki yaz çıkıp geldiğinde dünyanın etrafında tam bir tur atıp, neredeyse 10 yaşındaydım ve daha güçlü olduğumu herkese göstermek istiyordum. Ama bir gece yattığımda yatağıma – karanlıktan korkmuşumdur her zaman – tavanda dans eden ışık hüzmeleri başımı döndürmüştü. Kuzey ışıklarının resmini görmüştüm yakın zamanda çocuklar için olan bir bilim dergisinde ve bu ışıkların yalnızca kutuplara çok yakın yerlerde gözüktüğünü okumuştum. Başımın dönmesiyle yepyeni fikirler yağmaya başladı zihnime, bir sürü yeni taktik ve ışıltılı süper kahramanlar dolandı hayallerimin en ücra köşelerinde. Hepsini tekrar görmek için yapmayacağım şey olmamasına rağmen, müteakip gecelerde ısrarla seyrettim odamın tavanını… ta ki bambaşka bir şehre taşınmamız gerektiğinde ben 11 yaşımdayken. Işığın kırıldığı için farklı renklerde gözüktüğünü duymuştum bilmem kimden, nasıl kırıldığını sorduğumda kimse cevap verememişti ancak – her şeyi bilen ve açıköğretim sayesinde lise mezunu olan annem bile. Çok sonraları gördüm ki bir pazar kahvaltısında masamda duran gözlüğümün camına vuran güneş ışığının kırıldığını ve masanın üzerinde dans ettirdiğini benim adını bile bilmediğim bazı renkleri. Gözlüğümü takmak için olmasa da hep yanımda bulundurmam uslu bir çocuk yaptı beni 14 yaşımda gittiğim doktorun gözlük kullanmaya ihtiyacım olmadığını söylemesine dek. Gözümün önünde, yakamda, yamulmasını umursamadığım için cebimde, babamın kızmasından korkup kutusunda ve çantamda taşıdığım kuzey ışıklarımı kaybetmek, kendi kendime yarattığım bu sonsuz kutuplara yakın oluşumun yitip gitmesi, artık değiştirmiş olduğumuz halıların buğulu deseniyle yeniden buluşturdu, insanları – özellikle de yaşıtlarımı – sevmekte hiç başarılı olamayan beni. Artık neredeyse 15 yaşındaydım ve birkaç gün içerisinde büyüklerin gittiği okul olan liseye başlayacaktım, tavandan medet umamayacak kadar büyük olduğumu anladığımda.
İnsanları sevmekteki başarısızlığım, kuzey kutbuna yakın oluşumu arayışımda da kendini kanıtladığında bilmem kaçıncı taşınmamızdan sonraki evimizde yer alan penceresiz çalışma odamda ilk şiirimsi şeyimi yazdım. Yatağıma yattığımda tavana daha rahat bakabilmek, kuzey ışıklarını bir kere daha görebilmek için, kuzey ışıkları uğruna ilk gözyaşlarımı döktüm ve ikinci şiirimsi şeyimi gelecekteki muhtemel vuslatımız konusunda kendimi yüreklendirmek – yani kandırmak – için yazdım. (Şiir yazmaya nasıl başladığımı anlatacağım yazım bu olmadığı için buraları atlayıp esas meseleye dönüyorum.)
İkinci kez ağladığımda yastığımın susuzluk çekmesine dayanamayıp insanları sevmediğim için sürekli kaybettiğimi fark ettim. Belki seviyor olsaydım bazı yaşıtlarımı hayatımı zaferlerle doldurabilir, kendime bir veya birkaç yoldaş edinmiş olabilirdim “kuzey ışıklarının keşfi” seferlerime. Ergenliğe girmemin verdiği cesaretle lise hayatımın ilk iki yılında birini çok, birini az, birini de nankörce olmak üzere üç kızı sevdim. Hiçbirini yoldaşım olmaya ikna edemedim, birini çok, birini az sevdiğimden ve diğerine de nankörlük ettiğimden fazlaca çıkarcı oluşumla. Onlardan çok şey öğrendim ancak, en azından çıkarcılığın kötü bir şey olduğunu ve insanları üzdüğünü keşfettim 15’imin sonlarında. Bu sebeple koca bir yaz tatili boyunca sıradaki yoldaşım için her şeyimi feda etmeye ve tamamen onun olmaya adamaya hazırladım kendimi, ilk yoldaş adayıma da sıkıca sarıldım kollarımın kısa olduğunu unutup. Beni 19 yaşında koca bir delikanlı yapan, bir sürü şeyi öğreten bu güzel yoldaş adayının, yoldaş adayı olduğunu unutuşumu anlamam, her şeyimi, kendimi bile kaybedişim yüzünden, kronolojinin de söylediği üzere 4 yılımı aldı. Sonrasında da bu yola tek başıma çıkmam gerektiğine karar verdim tahmin edilebilir biri olduğum için. İnsanları sevmekteki başarısızlığımı tasdik edince bu sayede, kitapları sevmeyi denedim. Var olsunlar, kitaplar bir çok insandan daha hoşgörülü, samimi, az çıkarcı, az talepkar olarak çıktılar karşıma ve ben de hep daha fazlasını istedim onların. Bazılarını yıpratsam cümlelerinin altını çizerek, yazarlarını sevmesem de hiçbirinin, bazılarının bana benzediğini fark ettim. Bu benzerliktir bugün bana bu yazıyı yazdıran ve bana tek başınalığımın kutsallığını tattıran.
İlk tasomu elime alıp ona hayran hayran bakalı 14, kuzey ışıkları tarafından ilk defa büyüleneli 13, onlar tarafından terk edileli ve ilk şiirimi yazalı 9, onlar için ilk gözyaşımı dökeli ve müzik dinlemeyi bir vazgeçilmez haline getireli 8, halısız bir yerde yaşamaya başlayalı 5, yoldaş aramaktan vazgeçeli 4 yıl, kendime sarılmam ve sağ elimin üzerine birkaç küçük öpücük kondurmam sebebiyle bu yazıyı yazmaya karar vermemin üzerinden bir tam ile bir yarım saat ve yalnızlığımdan nefret etmeye başlayalı 23 sene tükendi.
Tek başınalığımı kuzey ışıkları olarak adlandırmamı ne kadar yaratıcı ve zekice olduğunu, onun başımdan hiçbir zaman eksik etmeyeceğim ışıltılı tacım olduğunu biliyorsam, yalnızlığımın da kağnısıyla birlikte o kadar ağır bir yük olduğunu biliyorum yüreğimde. Neyse ki bu gibi akşamlarda sürülecek bir çok tarla, kaybedilecek bir sürü taso, dinlenecek sonsuz tekrarda müzikler ve gözünü kırpmadan bakılacak gökyüzü desenli tavanlar var.
Son bir öpücük de sol elimin üzerine konduruyorum yazımı yazmama yardım ettiği için, sağ elimi arkama kaçırıp.

