Yalnızca yazabiliyor olmanın laneti dolaşmaktayken damarlarımda, hayal ederek yazamamanın acizliğini, yerinden oynamaya zorluyorum yüreğimde bağdaş kurmuş olan öküzleri.
Lakin bildiğiniz üzere, öküzlere “öküz” oldukları için öyle sesleniriz ve onlara o şekilde davranırız. Ben hiç kolayca rahatını bozan, hatta bunu bir insan için yapan bir öküzle karşılaşmadım. Tanıdığınız başka öküzler varsa tanıştırmanız için size yalvaracak kadar alçaldığım günler gelmeden bu hayattan gitmeyi diliyorum, benimkiler bana yetiyor da artıyor bile.
Hayat bazen bize güzel sürprizler yapıyor tabi, birçoğumuzun da bildiği üzere. Fakat güzel olmayan bir sürprizin sırf güzellikten nasibini almamış olması dolayısıyla sürpriz olmaktan vazgeçmesi de görülmüş şey değildir. Benim hayatımın da sürprizlerle dolu olduğunu iddia ederek sanırım haddimi aşmış birine dönüşeceğimi veya yukarılardan bir yerlerden gelen bir kuvvetin beni yeni bir sürpriz yaşamaya mecbur etmeyeceğini düşünüyorum. Bu güzel savım için harika anılarım var elbet. Gelin sizlere biraz da bu birer sürpriz oldukları kadar, klişeleşmiş birer hüznün masturbasyon malzemesi haline gelmiş öküzlerimden bahsedeyim.
Kronolojik olarak başlamam gerektiğini düşündüğüm için sizleri bir sürprizden uzaklartırmama lütfen darılmayınız. Çünkü hatırladığım en eski sürpriz bir ekmek almaya gidiş hikayesi. Kaç yaşında olduğumu bile anımsamıyor olsam da aldığım ekmeğin fiyatını – 25 kuruş – ve aldığım para üstünü – 50 kuruş – hiçbir zaman unutmuyorum. Bir çoğumuzun bilmem hangi ada sahip bir çizgifilmden aşina olduğu “iki ekmek” olarak adlandırılan söz öbeği ile ilk tanışmam bu şekilde olmuştu. Yalnızca iki ekmek almak için annem tarafından bakkala gönderilmiş ve bu kutsal sayılan görev dolayısıyla omuzlarımda – aslında parmaklarımla sıkıca kavradığım para dolayısıyla avucumda – inanılmaz bir yük hissediyordum. – İlk öküzümle tanışmanızı kutlamamak elimde değil, tebrikler! – İki ekmeği almış ve para üstünü poşeti tuttuğum elimle sıkıca kavramışken kendimi ödüllendirmeye ve ekmeğin rengi siyaha çalan kızarmış kısmından bir parça koparmaya karar verdiğimi her anımsadığımda sorumluluk bilincimin her zaman zayıf olduğu hissine kapılırım. Çocuk olmanın verdiği kusursuz cesaretle ardı ardına yapılan koparışlar ekmeğin fiziksel bütününü bozuyordu ve görünüşünü daha az güzel hale getirse de kendimi ödüllendirmeyi kesmek de içimden gelmiyordu. Kapıyı açıp da elimdeki poşette bulunan “daha az” güzel ekmeği gördüğünde annemin verdiği tepki de artık hiç yabancı gelmiyor. Detaylara girmeye bayılan, her şeyin uzun uzadıya, ballandıra ballandıra anlatmaya yatkın olan ve anılarımın detaylarında kendimi kaybeden ben, sizlere bu “öküz” hakkında daha fazla şey söyleyemeyeceğim.
İkinci öküzüme gelecek olursak, her ne kadar başrolü aynı kişi olsa da bu olayın, ilk öküzün gelişinin üzerinden yıllar geçtikten sonra gerçekleşmiş olması sizleri şaşırtmasın. Çünkü insan bir kez bir öküzle yaşamaya alışınca gelen diğer ilkine nazaran “daha küçük” öküzlere ehemmiyet vermiyor. Bu kez 16 yaşımda olduğumdan emin olan ben, fiili olarak herhangi bir harekette bulunmamıştım bu olayda. Yalnızca seyirci olarak kalmam ve söylenenleri pür dikkat dinleyerek onlara uymam gerektiği söylenmişti defalarca, benden bilmem kaç yüzyıl daha yaşlı olan büyüklerim tarafından. Daha sonraki görüşmelerimizde kendisi durumu bu şekilde adlandırmıyor ve kendisinin ikinci öküzün gelişiyle sorumlu tutulmaması gerektiğini iddia ediyor olsa da annemin bizi “terk edişi” kapılarını sonuna dek açmıştı yüreğimin, ilkine nazaran “daha heybetli” olan öküzüme.
Üçüncü öküzün gelişi yine bir kadının hayatımdan gidişi ile olmuş olsa da bununla onu suçlamayacak kadar erdemli ve saygılı olmayı öğrenmiş bulunmaktayım. Bu kadın ki hayatıma ikinci öküzümün girişi ile gelmiş ve o öküzü hiçbir zaman rahat bırakmamayı kendisine düstur edinmişti. Belki de ben onun gidişiyle birlikte rahatsız etmekten asla bıkmadığı öküzüme kıyasla “daha zarif” bir öküz daha kazanmış olabilirim, ancak kesinlikle ondan “daha az ağır” bir öküz olmadığını kanıtlamak için damarlarımda dolaşmakta olan hastalıklı kan üzerine yemin edebilirim. Var olmasa da eksik olmasın, hayatta diledikleri benimkiler gibi öküzler yerine baharda uçuşan kelebekler olarak çıksınlar pâk yüreğinin karşısına.
Daha kaç tane sayacaksın demeyin sakın, henüz yeni başladım. Fakat sizi bunaltmak istemediğim için bu “öküzler diyarı”nda, birkaç “küçük veya hafif öküze” yolu göstereceğim bir geceliğine. Onca yıldır taşıdığım için kendilerini beni kırmayacaklarına eminim, o kadar da nazımız geçsin yahu! Değil mi ama?
Sanırım iki yıl kadar önceydi, benim Lösemili Çocuklar Sağlık ve Eğitim Vakfı ile tanışmam ve orada gönüllü olarak farklı etkinliklere katılmam. Gönüllü oluşumun ardından iki ay geçmemişti ki dedelerimden birinin ince hastalığa – akciğer kanseri, böyle şeyler yüksek sesle söylenildiğinde havada dolaşmak için fazla ağır gelirler – yakalandığını öğrendim. Hayatımda bu hastalığı sürekli duyan, – gazetelerde yakında tedavisinin bulunacağına dair haberlerin ajanslar tarafından her boşluğu doldurmak emeliyle sıkıştırılması sonucunda – sürekli okuyan ben, tanıdığım hatta yakın çevremde biri sebebiyle bu hastalıkla ilk kez tanışmıştım. Dedemi hiçbir zaman ziyaret etmedim, mezarına gitmem dışında. Ama bana henüz çocuk yaşımda kazandırmış olduğu motorsiklet tutkusunu da bir an olsun gönlümden sıyırmadım. Bugün ise, ben bu satırları yazmadan henüz birkaç saat önceydi ki babamla yaptığım bir telefon görüşmesi sonucu diğer dedemin de aynı ince hastalığa yakalandığını öğrendim.
Kanımın neden hastalıklı olduğunu, hayırsız bir torun ve kimilerince nankör bir evlat, fikrimce hiçbir zaman tam anlamıyla iyi bir erkek kardeş olamadığımı öğrenmemin üzerinden ise koca bir asır geçmiş gibi. Öküzlerimi “ekmek”, “terk ediş”, “zarif” ve “ince” olarak adlandırdığımı da bilmenizi isterim. Her bir öküzümün benim için paha biçilmez derecede değersiz ve terk edilmez olduğunu, onlarla yaşayamadığım gibi onlardan hiçbir zaman ayrılamayacağımı, bütün bu sürprizlerin bana hayatın devasa bir ekrandan – gökyüzü – “Nah!” deyişi olduğunu biliyor ve her birini muhabbetle selamlıyorum. Ben hiç var olamamış olsam da kendim için, onlar eksik olmasınlar. Tıpkı kanımdan hiçbir zaman eksilmeyecek olan yazıyor olmanın laneti ve yazamıyor olmanın acizliği gibi… Çaresizliğim başıma vurdu, haylazlığı üzerinde yine, ne dediğimi bilmiyorum. Lütfen, siz öküzlerimin kusuruna bakmayın.

