- Koskoca kız olduğu halde, parmağını emme huyunu bırakmadığını bilen yoktu neyse. Bunu kimseye göstermemek için ikide bir banyoya kapanmayı ve yüzü duvara dönük yatmayı alışkanlık edinmişti. (s.75)
- Son zamanlarda iştahı da kalmamış, sebzeden başka şey yemez olmuştu. Çok geçmeden yüzüne, etyemezlerin suratındaki hüzünlü solukluk çöktü. Derisi, hiç sırtından eksik etmediği eski yeleğin üstü gibi ince bir yosun tabakası bağladı. Soluğu, uykudaki hayvanların soluğu gibi kokmaya başladı. (s.85)
- Oysa ha onunla konuşmuş, ha bir ölüyle, ayırt edilemezdi. Çünkü Jose Arcadio Buendia, öylesine zararsız, öylesine elini eteğini dünyadan çekmiş görünüyordu ki, Ursula onu çözmeye karar verdi. Jose Arcadio Buendia, çözüldükten sonra yerinden kımıldamadı. Bütün iplerden güçlü, gözle görünmez bağlarla kestane ağacının gövdesine bağlıymış gibi, yağmur demeden güneş demeden orada oturuyordu. (s.124)
- Kan, kapının altından süzüldü, oturma odasına geçti, sokağa çıktı, inişli çıkışlı yoldan karşıya ulaştı, kaldırımları indi çıktı, Türkler Sokağı’nı geçti, önce sağa, sonra sola saptı, Buendiaların evinin tam karşısına geldi, kapının altından sızdı, halıları kirletmemek için duvar diplerinden dolanarak salonu geçti, oturma odasın girdi, yemek masasının çevresinde geniş bir kavis çizdi, begonyalı terasa uzandı, Aureliano Jose’ye matematik dersi veren Amaranta’nın sandalyesinin altından görülmeden süzüldü, kileri geçti, ekmek pişirmek için tam otuz altı yumurta kırmak üzere olan Ursula’nın bulunduğu mutfağa girdi. (s.152)
- Korkusuzca Tanrı’ya başkaldırıyor, başlarına bunca dert, bela açtığın insanların demirden yapıldığını mı sanıyorsun, diye hesap soruyordu. Bu soruyu üsteledikçe aklı büsbütün karışıyor, çekip gitmek, bir yabancı gibi başıboş dolanmak için karşı konulmaz bir istek duyuyordu. Kendisine son kertede bir an olsun başkaldırmak hakkını tanımak istiyordu. Kaç kez niyetlenip ertelediği bu özlemi gerçekleştirmek, her şeye sıçıp batırmak, koca bir yüzyıl boyunca tatsızlık olmasın diye yuttuğu bütün ağır sözleri, sövgüleri sayıp dökmek, içini boşaltmak için yanıyor tutuşuyordu. (s.282)
- Çünkü hepsi birbirinin eşiydi, hepsi aynı orospunun çocuklarıydı ve sırt çantalarıyla mataralarının ağırlığını, süngü takılmış tüfeklerinin ayıbını, körü körüne itaat onmaz çıbanını ve sözüm ona onur duygusunu hep aynı vurdumduymazlıkla yaşıyorlardı. Ursula, askerlerin geçişini gölgeler içindeki yatağında duydu ve haç çıkardı. (s.338)
- Çünkü kendi kendini yiyerek, her an son bularak, ama bu son bulmanın sonunu hiç getirmeden yok olma sürecini dolduruyordu daha. (s.446)
- Çünkü yüzyıllık yalnızlığa mahkûm edilen soyların, yeryüzünde ikinci bir deney fırsatları olmazdı. (s.461)
Yüzyıllık Yalnızlık (Can Yayınları, 81.Basım)
- Evin içi, şafak vakti her genelevin olduğu gibi, cennete en yakın yerdi. (s.31)
- Katedralin saati yediyi vurduğunda gökyüzünde pembe renkli, berrak, tek bir yıldız vardı; geminin biri kederli bir veda çığlığı attı; yaşanabilecekken yaşanmamış tüm aşkların sıkıntısını bir Gordion düğümü gibi hissettim gırtlağımda. (s.49)
- Üstelik Rosa Cabarcas, öğrencilerine her bir müşteriye göre farklı bir ad takardı. Benim de bunun ne olduğunu yüzlerinde göre tahmin etmek hoşuma giderdi, ta başından beri kızın upuzun bir adının olduğundan emindim, Filomena, Saturnina ya da Nicolasa gibi. (s.50)
Benim Hüzünlü Orospularım (Can Yayınları, 56.Basım)

