Yalnızlık

Tuhaf bir kavram olan yalnızlık üzerine düşünüyorum birkaç gündür. Bunun üzerine güzel bir cümle kurdum kafamda, o cümleyi istinat edinerek de hoş bir yazı yazmak istedim. Aslında bu kavramı biraz daha irdelemek isterdim çünkü bazen hindi gibi tünemeyi bir kenara bırakıp farklı faaliyetler içerisindeyken de düşünmemiz gerektiğine inanırım bazı meseleleri ki böylesi daha yararlı gelir naçizane görüşümce.

Yaşarken bile yalnız olduğunu fark etmeyen kişiler, ölürken ölümün yalnızlığından bahsettiler ya işte orada susmakla hata ettik.

İnsanoğlu binlerce yıldır fiziki olarak mecburi bir yer kaplıyor dünyada. Aralarından bazıları sorular sormaya başlamış bundan bilmem kaç bin yıl önce, adına da felsefe demişler bu meraklılar, çılgınca sorular sormanın. Meraklılar, meraklılar da meraklı oldukları kadar da doyumsuzlar. Sordukça sormuşlar, ömürlerini tüketmişler, kendilerinden sonra gelenleri de lanetlemişler bu kimi cevapsız sorularla. Aralarından bazıları dünyada var olma sebeplerini sormuş, bunun cevabının sorular sormak ve cevaplar aramak olduğunu iddia etmiş. Kimileri de “Yaşayın yahu gönlünüzce,yaşadığınız şeyden keyif alın yeter” demiş. Ben de şimdi kalkıp neden yaşıyoruz diyerek başlarsam yazıya, sanırım sonunu getiremem. Çünkü henüz yaşadığımı iddia etmem doğru olmasa da yalnızlığımdan epeyce emin olduğum doğrudur. Bu filozof arkadaşlar yalnızlığı da yorumlamışlardır pekalâ fakat benim derdim onların nasıl yorumladığıyla değil, benim nasıl anlamlandırdığımla. Yoksa tasavvufi konularda kaybolur, bahsetmek istediğim dünyevi konudan son derece uzaklaşırım. Bu sebeple hodri meydan diyerek göğsümü gere gere çıkıyorum er meydanına her gün, her an, yalnızlığımla çarpışmak için…

Günümüz dünyasından biraz bahsetmekte fayda var, bugünden yıllar sonra birileri bu yazıyı okuduğunda anlamaz yoksa. Sanırım filozof arkadaşların bazılarının eksik olduğu nokta da buydu, kendi zamanlarından, kendi insanlarından bahsetmeyi unuttular veya bahsetmeye değer görmediler. Oysa onların fikirlerinin şekillenişinde bile toplumlarının, ailelerinin, hatta o beğenmedikleri komşularının ve eşlerinin büyük bir önemi olduğunu reddetmek ancak bir okumaz-yazmazın işi olurdu.  Günümüz insanları: kulaklıklarına bir nevi bağımlı, bulundukları ortamdan kendilerini soyutlamalarına imkan sağlayacak herhangi bir şey bulamadıklarında delirmek üzere olduklarını düşünen, hemen her konuda tahammül seviyeleri çok düşük veya yok, hoşgörüleri samimiyetsiz ve eğer bir çıkarları olmayacaksa ondan bile yoksun, içlerinde taşıdıkları madenlerin alıcısını bekleyen, yozlaşmış, kirlenmiş ve fiziksel olarak moda ve estetik adı altında birbirlerine robotik derecede benzemeye çalışan varlıklardır. Onları yok saymayı çok istesem de fiziksel varlıkları sebebiyle “varlıklar” olarak adlandırmak durumunda kalmamdan ve kelime dağarcığımın yetersizliği hasebiyle rahatsız ve irite olsam da çaresizliğime teslim olmanın taktik bir zafer getireceğini düşünüyorum.

Şimdi lafı çok da dolandırmadan günümüz yalnızlığına getirmek gerek. Yalnızca fiziki olarak var olabilen insanların yalnızlığı da elbette fiziksel bir çerçevede ele alınmalıdır ancak bu sefer sınırlı insanların sınırsız yalnızlığından bahsetmek daha doğru olacaktır. Çünkü söz konusu fiziki yalnızlık, günümüzde azınlık olarak hayata tutunmaya çalışan, fizikselliğin ötesinde var olmaya çalışan bir avuç romantik için son derece keyfi ve münzevidir. Kendimi de içine dahil etmekten asla çekinmeyeceğim bu romantik azınlık, her anında yalnız olduğunun bilincinde olduğunu düşünür, kısmi olarak depresif ve huzursuzdur. Bu huzursuzluğun kaynağını ilk başlarda çevresinde ararken inzivaya çekilip de içinde aradığında esas yalnızlığı keşfeder ve ona hayran kalır. Her “azınlık romantik kulübü” üyesi bu şekilde düşünür veya hisseder diyerek fazla iddialı olduğumu düşünenler için eklemek isterim ki işte “o kadar iddialıyım!” Fazla iddialı olduğumu düşünen kesim tıpkı Yaşar Kemal’in dediği gibi, fili görmeyen gözleriyle pireyi aramaktadırlar.

Yalnızlık, etrafınızda, evinizde, telefonunuzda veya gündelik hayatınızın herhangi bir diliminde birilerinin veya bir şeylerin yoksunluğu değil, varlığıdır. Yalnızlık bunlar eksik olduğunda ortaya çıkmaz, her zaman oradadır lakin dikkat dağıtan oyalayıcı unsurlar olmadığında farkına varılır bir şeydir. Öyle bir şeydir ki istediğiniz bir şeyin yokluğu değil, istemediğiniz bir şeyin varlığı da olabilir, işe yaramaz gelir. Örnek teşkil etmesi içinse Kafka’nın “Benim yalnızlığım insanlarla dolu” ifadesi üzerine düşünülebilir. Yalnızlığın türlü türlü boyutları bulunmaktadır, öyle farklı anlarda, öyle farklı kılıklarla çıkar ki karşımıza – biz huzursuz romantikler – onu tanımlamakta epey zorlanırız, kalıplara sığdıramaz, kendimizden bile geçer, şüpheye düşeriz. Bir gün durakta her akşam bindiğimiz otobüsü beklerken çıkar karşımıza bir kedinin durakta kıvrılıp yatışını görünce veya gökyüzüne baktığımızda yüzlerce yıldız görürken “yalnız”ca bir ay gördüğümüzde fark ederiz yalnızlığımızı. Bir sabah ayazının kulaklarımızı kesmesiyle irkiliriz belki yanımızda yürüyen yalnızlığımızdan ve şikayet ederiz onun işe yaramazlığından… yani mesele yalnızlığı bulmaksa, biz azınlık ve azgın romantiklerden iyisi yoktur. Azgın diyorum bizlere çünkü bizler hiçbir zaman doyamayız yalnızlığın varlığına, kendi yokluğumuza doyamadığımız gibi.

Bizler en azından fark ederiz mistik, metafiziksel  – gerçek – yalnızlığımızı ve onunla bir etkileşime gireriz, bu birbirimizi yok etmek pahasına olabildiği gibi, var etmek pahasına da olabilir. Peki bizim dışımızdakilere ne demeli? Örneğin, “Neredeydiniz yahu bu yalnızlık dağıtılırken, neden bizlere tonlarca yüklenirken sizlere gramla verildi bu kahrolası?” denilebileceği gibi, “Açın gönüllerini gözlerinizin ve göğe bakın, kendi yalnızlığınızı nasıl da terk ettiğinizi fark edeceksiniz” de denilebilir. Çünkü yalnızlığını terk etmemelidir kimse, zamanı gelince onun kendisini terk edeceğinden. Lakin yazının başında belirttiğim cümlemde de açıklamaya çalıştığım gibi, bütün bir ömür boyunca görmezden gelirler, adeta üzerine bastıkları önemsiz kaldırım taşları gibi davranırlar bu yalnızlığa karşı. Aslında yalnızlık onların içinde de vardır. Kalbi, yüreği ve aklı olmayan veya onlara nasıl hükmedeceğini dahi bilmeyen kişilerin bile vardır en az yumruğu kadar bir yalnızlığı. Fakat nasıl panoptik gözler görülemezse kimseler tarafından, onlar da yaşadıklarını sandıkları için farkına varamazlar yaşamın yalnızlığının ölümünkinden daha ağır olduğunu ve konuşmaya başlarlar bir ölümün ardından yalnızlık hakkında. Zaten o da bir veya iki gün sürer, sonra sıradanlaşır ve soyutlandıkları ortamlara geri dönerler.

Ya işte öyledir yalnızlık, her türlüsü dünyevidir, elbette sona erecektir…nefes gibidir, yokluğunda anlarsın ancak eksikliğini… doğum gibidir, başına gelince çekersin ancak beraberinde sürüklediği yaşamı… umut gibidir, yokluğunda var olamadığın gibi varlığında da var olamazsın… haz gibidir, hep olsun, hiç bitmesin istersin lakin yokluğunun zamanı gelince göçüp gitmesi gibi yalnızlık da vakti gelince terk eder seni… Ama sen alıştığın için çırılçıplak kalırsın soğuk zihninde, kıyafetlerini çalıp da gitmiştir yalnızlık…

Yorum bırakın