- Cüretkâr hareketle utanmazlık aynı şey değildir. (s.25)
- Bunca zamandır yünü olmayan bir dokumacı, denizi olmayan bir gemiymişim. Oysa şimdi yelken açtığım yere bak. (s.86)
- Haşlanan sarı kantaronlarla bir tür sabun yapıldığını, ocakta yakılan porsukağacının boğucu bir duman çıkardığını, gelinciklerin damarlarında uyku, bohça otununkinde ölüm bulunduğunu, kandil çiçeğinin yaralara basılabileceğini. (s.89)
- “Ölen adamların aileleri için altın ayırmıştım zaten.”
“Yaşam altınla geri gelmez.”
“Kraliçe olmadığın belli oluyor. İnan bana, çoğu aile altını tercih eder…” (s.125) - Ölümlüler şöhreti böyle ele geçiriyor, diye düşündüm. Çok çalışarak ve kendilerini adayarak, yeteneklerine bahçeye bakarmış gibi bakıp güneşin altında ışıldamasını sağlayarak. Ama tanrılar irinden ve nektardan, kusursuzlukları parmak uçlarından fışkırarak doğuyordu. Onlar da neleri mahvedebileceklerini ispatlayarak elde ediyordu şöhretlerini. Şehirleri yakıp yıkarak, savaşlar çıkararak, salgınlar ve canavarlar yaratarak. Sunaklarımızdan öyle narince yükselen o buhurlar ve güzel kokular. Geride yalnızca kül bırakıyor. (s.140)
- Onu omuzlarından yakalamak istedim. Ne yaparsan yap, demek istedim, aşırı mutlu olma. O zaman başından aşağı ateşler yağar. Bir şey söylemedim. Bıraktım dans etsin. (s.140)
- Buranın Daidalos’un harikalarıyla dolu olmasını, her köşede heykeller ve oymalar bulunmasını beklemiştim ama sade bir odaydı, mobilyalar süslenmemiş ahşaptandı. Ama daha yakında bakınca Daidalos’un damgasını gördüm. Cila ışıldıyordu, ahşabın dokusu çiçek taçyaprakları kadar yumuşacıktı. Elimi bir sandalyenin üstünde gezdirdiğimde ek yeri bulamadım. (s.147)
- O zaman keşke birlikte bir çocuk yapmış olsaydık dedim, ona bir teselli olurdu. Ama olgunlaşmamış aptalca bir fikirdi bu. Çocuklar, biri diğerinin yerine geçebilecek tahıl çuvallarıymış gibi. (s.156)
- Ama yalnız bir yaşamda, bir başka ruhun sizinkinin yanına damladığı ender anlar vardır, yıldızların senede bir defa sürünüp geçmesi gibi. Daidalos da benim için öyle bir takımyıldızdı. (s.156)
- Seyrettiğimi görüp beni bunun için de küçümsemesin diye ağaçların arasından çıkmadım ama zahmet etmeme gerek yokmuş. Medeia arkasına bakmadı. (s.179)
- Şimdi daha açıkça görüyordum, yatağımda geçirdiği onca gece sadece seyyah bilgeliğiydi. Mısır’daysanız İsis’e taparsınız, Anadolu’daysanız Kibele’ye kuzu kurban edersiniz. Evinizdeki Athena’ya karşı günah değildir bu. (s.227)
- Bana yara izlerini göstermiş, karşılığında da benim hiç yaram yokmuş gibi yapmama izin vermişti. Gemisine bindi, bana bakmak için döndüğünde orada yoktum. (s.242)
- Mutlu değildi. Bir ancık, diye düşündüm, kollarımın arasında bu ıslak öfke olmadan sadece bir ancık geçirebilsem. Güneşten nefret ediyordu. Rüzgârdan nefret ediyordu. Yıkanmaktan nefret ediyordu. Giyinmekten, çıplak olmaktan, karın üstü yatmaktan, sırtüstü yatmaktan. Şu koca dünyadan ve içindeki her şeyden nefret ediyordu, görünüşe göre en çok da benden. (s.248)
- Tanrılığım içimde, güneşin denizde boğulmadan önceki son ışıkları gibi parlıyor. Bir zamanlar tanrıların ölümün zıttı olduğunu düşünmüştüm ama artık her şeyden daha ölü olduklarını görüyorum çünkü hiç değişmiyorlar ve hiçbir şeyi ellerinde tutamıyorlar. (s.392)
Ben, Kirke (İthaki Yayınları, 17.Basım)
- İşte, oğul dediğin böyle olur. (s.9)
- Elimde iki çift zar vardı, birisi hediye etmişti bana bunları. Babam değil tabii, babamın aklının kıyısından bile geçmezdi böyle bir şey. Annem de değil. Annem bazen beni tanımıyordu bile. (s.22)
- Ölülerin sesinin yaşayanları çıldırtacak gücü olduğu söylenir. Söylediklerini duymamalıyım. (s.30)
- Akhilleus gerçekten kastettiği şeyleri söylüyor, karşısındaki öyle yapmazsa da şaşırıyordu. Bazılar bunu budalalıkla karıştırabilir. Oysa her zaman yürekten gelen şeyleri söylemek de bir tür deha değil midir? (s.50)
- Bugün elde ettiğin şeyin senden bu kadar çabuk alınmasına izin verme. (s.84)
- Yeni doğmuş bir hayvan gibi titriyordu. Daha önce hep ufak tefek acılar çekmiş, her sıkıntısında yanında onu teselli edecek birileri olmuştu. Oysa şimdi yalnızca bu oda, çıplak duvarlar ve o tek sandalye vardı. Kederinin hücresi. (s.145)
- Erkeklerimiz fethetmeyi sever, kendisi fethedilmiş bir erkeğe güvenmezlerdi. (s.174)
- Kızın çok az da olsa Yunanca bildiği anlaşıldı. Babası, ordunun geldiğini duyunca kızına birkaç kelime öğretmişti. “Merhamet, evet, lütfen” ve “ne istiyorsunuz?” Kızına köle olmayı öğreten bir baba. (s.226)
- Bunun için hayatımı bir kez daha feda ederdim. (s.353)
Akhilleus’un Şarkısı (İthaki Yayınları, 10.Basım)

