Hayatım boyunca affedemediğim bir kişi var mı diye düşündüm geçtiğimiz birkaç gün boyunca. Kendimden başka bir kişi bulamadım ama bir sürü olay ve durum buldum. Kendimden bahsetmekten yorulduğum için de bu olaylara ve durumlara adayacağım affedilemeyecek olan bu yazımı.
Kronolojik olarak ilerlemeyi hep çok sevmişimdir, yine öyle yapacağım.
Hatırladığım en eski “affedilememiş”; benim tabağıma konan yemekleri hiç bitiremeyişim ve bu bitiremeyişlerim yüzünden yaşadıklarım. Küçük bir çocuktum ben – bir çocuğa bile kıyasla – ve bunca yıl geçmesine rağmen yine küçük bir adam oldum. İsmimden önceki “küçük” sıfatından kurtulamadım hiçbir zaman ancak başka sıfatlar – cep herkülü veya cep komandosu, İstanbul fatihi, İzmirli, atom karınca, ayaklı TDK – edinmeyi başardım. Edindiğim her yeni sıfat beni kendime biraz daha yaklaştırdı ve bitiremediğim tabağıma olan kızgınlığımı hafifletti. Artık bitiremediğim için tabağıma kızmaz hale gelmiş, onu koşulsuz bir kabullenişle affetmeye hazır olduğuma inanmıştım. Fakat benim sorunum tabağım ile değildi, tabağımın içindekilerleydi. Tabağımın içerisinde ne olduğuna hiç dikkat etmemiştim şimdiye kadar. Ege yöresine ait çeşit çeşit yemek hatırlıyorum aynı tabakta, ancak hiçbirini yarım bıraktığımı hatırlamıyorum. Çünkü ben aslında her defasında tabağımdaki her şeyi bitirdiğimi düşünüyordum, benim için bitmişti işte tabak çünkü benim daha fazlasına ihtiyacım yoktu. Tamahkâr olmayı ben seçmedim, bununla övünmek için de böyle bir gerekçeye ihtiyacım olduğunu sanmıyorum, ama tamahkâr olmak benim bütün hayatımı şekillendirdi. Anneme veya babama tabağımı bitirmediğimi söyledikleri için hiç kızmıyorum, onlar bana kızmış olsalar bile, nitekim onlara kızıyor olmam da bir şeyi değiştirmezdi hayatımda, bunu şimdilerde daha iyi anlıyorum. Tabağımda hiç yarım kalmış bir yemek hatırlamıyorum, çünkü bana dayatılan ne olursa olsun hep kendi bildiğimi yapmış ve kendimi tabağımı bitirdiğime inandırmıştım. Affedemediğim durum ise, kendimi kandırmalarım değil, tabağımın bittiğine benim dışımda kimseyi inandıramamış olmamdır. Belki yazmaya bile bu şekilde ihtiyaç duydum ve başladım. Benim gördüğümü kimse görmedi veya birinin gördüğünü ben asla göremedim. Mesele görmek de değil esasında, ne gördüğünü bilmek ve onu anlatabilmekte. Ben ikisini de hiçbir zaman tam yapamadım. Ne tabağımın yarım kaldığını anladım ne de tabağımdakilerin bitmiş olduğunu bir başkasına anlatabildim.
Mesela ben, ev işlerinden de anlarım ama kendimden bahsetmek yok bugün. O yüzden gelelim ikinci “affedilememiş”e; bundan bilmem kaç yıl önce bir evim vardı, şimdilerdeyse ailemin evi. O evde bir sürü şey yapardım, yemek pişirmek gibi, ütü yapmak gibi, çamaşır ve kurutma makinesini çalıştırıp bitecekleri zamana alarm kurmak gibi, sobanın kovasını değiştirmek ve tutuşturmak için gizli gizli sigara yakmak gibi ve sonra uyurdum hiçbir şey yapmamış olsam bile. Her insan gibi bir evde bir insanın yaşaması için gerekli olan şeyler nelerse, ben de her gün yılmadan, yorulmadan ve bundan hiçbir zaman gocunmadan onları yapardım. Ben o evden 7 yıl önce kovuldum fakat 5 yıl önce ayrıldım. Affedemediğim durum evden kovulmam, yaptıklarımın karşılığını alamamam veya üzerime düşeni yaptığım için enayi yerine koyuluyor oluşum değil, 2 yıl daha o evde kalmam ve 7 yıldır bir evsiz olarak yaşamam. Çok uğraşıyorum şu zamanlarda bir evim olsun diye, başaracağıma eminim. “Evim” diyebileceğim bir yer bulmak çok zor değil, benim o evi kabullenişim çok zor. Bir eve alışmak, köşesini bucağını tanımak, neresinden su damlatır, neresi daha çok tozlanır ve neresinden bakılırsa eve o ev daha güzel gözükür gibi şeyleri bilmekle olur. Evim diyebilmek bir eve bunları bilerek olur ve 7 yıldır evsiz olan ben, ancak “evim” dediği zaman bir eve, öyle bir evi olur. Lakin ben evsiz kalsam da olur, herhangi bir süreyle bir yerde yaşamak zorunda olmadığım veya kendime bu konuda zorunluluklar yüklemediğim sürece mutlu bir evsiz olacağım.
Son “affedilememiş” olarak ise hatırlayabildiklerimden, annemi bile affetmiştim aslında. Beni bırakıp gitmesini affettiğimin çok uzun zaman önce farkına varmıştım fakat kardeşimi bırakıp gitmesini asla kabullenememiştim. Neticede ben artık “büyüktüm” ve kendi başımın çaresine bakabilirdim, sanki o vakte kadar kendi başımın çaresine bakamıyormuşum gibi. 14 yaşında hayata atılmaya çalışan sonrasında da “sen misin hayatı görmek isteyen” denilerek üst üste sillelere maruz kalan ben, kendi başımın çaresine bakmaktan başka bir çare bulamamıştım henüz yeni “büyük” olduğumda. Ben annemin beni bırakıp gitmesine değil, aslında kimsesiz kalışıma çok sinirlenmiştim. Zaten kim isterdi ki kimsesiz olmayı? İkinci bir tabak patates istemenin insana zor gelmesinden daha önemli bir şey var mıydı hayatta? Tabağımdakileri bile bitiremeyen ben ikinci tabağı isteyememenin acısını hissettim yüreğimin en derinlerinde. Benim affedemediğim de budur zaten, asla yemek istemeyeceğim veya isteyebilsem bile yarım bırakacağım bir şeyi talep etme şansımın olmaması. Maalesef annem bile gerçek bir liman olamamıştı benim için, sanki hep bir şeyler eksikti de ben onu tamamen kaybedince ancak anlayabilmiştim.
Hayatımdaki kimseye kırgın veya kızgın değilim, kimseden bir şey beklediğim de yok. Herkes yerinde var olsun ve var olduğu yerde iyi ve mutlu olsun istiyorum. Sadece bana dokunulmasın artık, yeni silleler vurulmasın yüzüme istiyorum. Vurulsun yahut ne fark edecek ki? Ben yine bir yolunu bulur hepsini çözerim, çözmezsem alçak olurum çünkü, kötü bir evlat, kötü bir ağabey, kötü bir öğrenci olurum belki? Herhangi kötü bir sıfat eklemek gibi bir niyetim de yok ismimin önüne bunca yılın ardından, onca yıldır uğraşıp kazandığım, hatta isteyip de kaybedemediğim sıfatlarımı dahi benimsedim. Kabullenmenin verdiği derin huzur içerisinde hayatın götürdüğü yöne sürüklenmekteyim. Bazı zamanlarda küçük kürek darbelerim oluyor elbet, rüzgârın yönünü tayin edemesem de dümeni çevirmeye mecal bulabiliyorum çoğu zaman. Hiçbir zaman dinlenecek bir liman bulamıyor olmamdan bahsederek can sıkmak istemiyorum. Ne senin canını ne de benim canımı, canım okuyucu. Derdimi kime anlatsam da bir derman bulsa diye düşünmüyorum, bu beni hayattan nefret etmeye sevk etmiyor. Lakin üzülerek söyleyebilirim ki hayatı sevmeme de engel oluyor…
Hayatı sevemediğim için hayatta olan bir şeyleri sevmeyi denedim. Bütün “affedilememiş”lerimi kucaklayıp uzun bir yürüyüşe çıktım göğüs kafesimdeki sokaklarda. Milim milim inceledim her köşesini, “evim” diyebilir miyim diye düşündüm göğüs kafesime, sanki başka çarem varmış gibi… Sonra diyelim ki bir ev buldum “evim” diyebileceğim, insanlara tabağımın boş olduğunu nasıl anlatacağımı veya ara sıra demir atıp dinleneceğim bir limanı nasıl bulacaktım? Elbette bulamayacaktım, bu sebeple aramaktan vazgeçip hayatta kalmanın yeni yollarını bulacaktım. Çünkü ben her şeyi çözerim, kendi başımın çaresine bakabilirim. Bu sebepler yüzünden çözümü benim gibilere dokunmakta buldum, benim gibi kimsesiz, anlaşılamamış ve evsiz kimselere. Niyetim onlara ilham olmak, ellerinden tutmak değil, onları yerden kaldırmaksa hiç değildi. Sadece onların bir seçeneği olsun istedim, “herkes güçlü olmak zorunda veya kendi başının çaresine bakmak zorunda değil” diye fısıldamaktı niyetim. Ben onlara yerden kalkabilecekleri umudunu verdim hep, tünelin sonundaki ışığı gösterdim. Ben hiç olmayan bir ışık yaratmadım sadece olanı görmelerini sağladım. Belki kötülük yaptım onlara, çok büyük savaşların içine soktum her birini, en büyük ve en kanlı savaşlar hep kendi içimizde patlak vermezler mi zaten? Belki de bazıları nefret ediyorlar benden, inan umurumda değil sevgili okuyucu. Onların bu umutsuzluğunu yenerek kendi umutsuzluğumu yendiğime inandırdım kendimi, yani onların bile bu umutsuzluğunu kendi yararıma kullandım. Pişman değilim, ben yapmam gerekeni yaptım ve hayatta kaldım. Asla savaşmaktan kaçmadım, çok kan döktüm, çok defa yenildim…ama asla kaybetmedim, bundan sonra da kaybetmeye hiç niyetli değilim.
Bütün “affedilememiş”lerimle birlikte hayatta kalmaya devam edeceğim. Çünkü onları bıraktığım an kendi benliğimden uzaklaşacak ve kim olduğumu bulamaz hale geleceğim. Oysa şimdi şimdi anlıyorum gerçekten ne olduğumu, kim olduğumu ve neden böyle lanetli olduğumu…ben bir savaşçıyım ve öyle kalacağım. Uğruna savaşacak olaylar, durumlar ve kişiler bularak hayatta kalmaya devam edeceğim. Hiç evim olmayacak belki, kimsem de olmayacak veyahut da tabağımdakileri anlatamayacağım kimselere…ziyanı yok. Ben var olmaya devam edeceğim. Umudumu asla kaybetmeyecek, affedilememiş bir yazının yazarı olarak, bir affedilememiş olarak akıp gideceğim bu boş serüvende. Umarım dokunduklarım da çok uzun süre kızgın kalmazlar bana, küs kalsınlar lakin, öylesi daha hayırlıdır belki de. Ama kızgın kalmasınlar, bir gün affedeceklerini bilsinler daima. Ben bile bütün bu “affedilememiş”lerimi affedeceğim ve bıkkın bir tavırla onları bağrıma basacağım bir “affedilememiş” olarak. Çünkü Tanrı bile beni affedecek, ben onu kararımca, keyfimce var ediyor olsam ve hatta bazen hiç var etmesem bile…

