Koşucu

I

Uzun ve zor bir gece yüzünden masasında uyuyakalmıştı. Onu şuan uyandıran lanet olası güneşi perde bile engelleyemiyordu. Gözüne gözüne vuruyordu ısrarla. Neden uyandırmıştı ki? Neyse diye söylenerek kalktı masasından ve inat dolu adımlarla balkona çıktı. Güzel körfez manzarasına karşı kollarını yana açarak derince esnedi. Sonra dün akşam orada bıraktığı sigara paketinden bir sigara çıkarıp yaktı. Aç karnına çok başka bir haz veriyordu sigara ona. Sigarasını söndürdükten sonra elini, yüzünü yıkamak için yüznumaranın yolunu tuttu. Madem o kadar geldim bir de sakal tıraşı olayım iyice maymuna dönmüşüm diye geçirdi içinden ve elini tıraş köpüğüne buladı, sonra da yüzünü. Sıyırdı köpüğü suratından kıvrılmaya başlayan sakallarıyla birlikte, yalnızca bir jilet yardımıyla. Tekrar yıkadı yüzünü musluktan akan serin hatta soğuk denebilecek suyla. Ardından derin anlamlar taşıyan gözleriyle uzun uzun baktı aynadaki yansımasına. Yine iş ve aşk konusunda zor hatta kötü zamanlar geçiriyordu. Dün gece iş yerinden aldığı izni ne mutluluklarla donatmıştı oysa. Ama yeniden elinde kalemiyle, tek başına masasında bulmuştu kendisini. Bir kez olsun kavuşturamamıştı kalemini defteriyle, sancılarıyla boğuşmaktan uyuyakaldığı için. Bu zor günler ne zaman bitecekti ki? Bitse mi daha iyiydi onu bile anlayamıyordu artık. Sabah sabah yine nereden gelmişti bu karanlık düşünceler ve sualler? Çek şu kahrolası bakışlarını üzerimden diye bağırıp mutfağa yöneldi. Hep o aynadaki alçak, aşağılık varlık yüzündendi hepsi, biliyordu. Bir parça peynir, birkaç dilim ekmek ve bir de domates, işte kahvaltısı buydu alçağın. Lafa gelince en önemli öğündü kahvaltı onun için. – Siz daha hiç tanımıyorsunuz bu aşağılık varlığı, merak etmeyin en iyi siz tanıyacaksınız onu. Öyle iyi tanıştıracağım sizi onunla. – Demledi kahvesini en acısından, yaktı sigarasını bol dumanlısından ve dikti gözlerini telefonuna. Arayan soran yoktu ama umut işte. Biraz oyun oynayıp sıkıldı, birkaç blog okudu içi daraldı iyice, girdi içeriye yine söverek güneşe. Bir süre yatağına yatıp tavanını seyretti boş gözlerle, ondan da sıkıldı sonradan. Üzerini değiştirip kendini sokağa attı. Serseri adımlarla sokağın birine giriyor sonra anıları geliyor gözlerinin önüne ve bir savaş gazisi gibi çıkıyordu sokağın sonundan. Her yeni sokakta biraz daha örseleniyordu serseriliği, bir diğer deyişle de gururu. Kaç sokak gezindi, kaç savaş atlattı, kaç balyoz darbesi indi ensesine, bilmiyordu. Artık yeni bir sokağa daha meydan okuyacak ne mecali ne de cesareti vardı. Bu yüzden az ilerideki pizzacıya yöneltti bakışlarını ve adımlarını. Daha evvelden de bilirdi burayı, güzeldir karışık pizzası. İçeriye girmeyip bahçede oturmayı tercih etti. Tüm masaları ve girişi görebileceği en köşedeki masaya geçip pizzası gelene kadar sigarasını tüttürdü. Pizza parçaları ağzından midesine ininceye kadar geçen her vakitte etrafını süzdü. Üç masa ilerideki bir çifti izledi bir süre. Birbirlerine otuzlu yaşlardaki iki insanın nasıl çocuklaştığını görmek onu sevindirirdi, birkaç hadise önceden. İki koca çocuğun ellerini, yüzlerini bulamalarına hüzünlendi, kötü şeyler olursa diye düşünmüştü çünkü. Olmazdı belki de, onun gibi başka bir alçak var mı ki dünyada? Sonrasında girişe çevirdi bakışlarını, bir süre de pizza yemeye gelen ya da çoktan yemiş olan insanlar hakkında atıp tuttu. Pizzasının son dilimini ağzına götürürken ise tam beş masa mesafede bulunan sol çaprazında kalan bir adamı fark etti. Göz göze geldiler, bir-iki saniye kadar da sürdürdüler bakışlarını. Bir yerden tanıyordu sanki adamı ama emin olamadı, pizzasını bitirip kalktı. Çalıştığı bara gitmek üzere yola koyuldu. Sanki sokaklar onu görmezden geliyordu artık veya onun hiçbir şey düşünecek hali kalmamıştı. İş yerine vardığında kapıdaki insanlarla merhabalaştıktan sonra içeriye girdi. Şuan onun yerine bakan barmenin yanına ilerledi ve bilmesi gereken herhangi bir şey olup olmadığını sordu. Hiçbir şey yoktu elbette. Neticede sıradan bir barda sıradan bir barmendi o. İnsanlar ona seslenirken içkilerin isimlerini kullanırlardı, adet bildiren sayılarla birlikte. Bir bira, viski, iki votka, şarap… o da aldığı maaş ve talimat gereği sadece ismini söylediklerini veriyordu, sıradan bir barda içen kendisi gibi sıradan insanlara. Yalnızca bulunduğu yeri değil isimlerini de devralmıştı onun yerine bakan diğer barmenden. Sabaha kadar burada olacaktı neredeyse ve işte ilk adı söylenmişti ona bugün, masaya yanaşan çirkin ancak bakımlı kadın tarafından. İçkiyi hazırlarken neden bu kadar çirkin olduğunu düşünmeden edemedi kadının. Ne kadar özenilirse özenilsin, ne kadar süslenirse süslensin eğer çürükse bir meyvenin içi, o meyve hep çürük kalıyordu ve hep kötü kokuyordu çünkü mutlaka bir yerden sızıyordu kabuğun dışına çürük olmanın kokuşmuşluğu. Kadına içkisini zorla gülümseyerek uzattı ve sıradaki adını beklemeye başladı. Neyse ki zayıf ışık sayesinde içindeki duyguların, düşüncelerin yüzüne vurmasındaki beceriksizliğini gizleyebiliyordu. Sonra isimleri isimlerini, müzikler müzikleri kovaladı ve nihayetinde hali hazırda sönük sayılabilecek karanlık lambalar da söndürüldü. Saat beşi kırk üç geçe evinin yolunu tuttu, çıkmadan önce aldığı yarım şişe tekila ile.

II

 Mutfak dolabından bir bardak, buzdolabından birkaç limon, aynadan da alçağın acılarını aldı, geçti masasının başına. Peşi sıra gelen birkaç bardaktan sonra, içi kımıldanmaya başlamıştı. Keşke önce bir şeyler yeseydi, şimdi kusardı belki de. Hiç sevmezdi güneşi görebileceği zamanlarda içmeyi, belki de o yüzden ışığı her gördüğünde beyninin derinliklerinde bir bıçak yarası hissederdi. Kalemini aldı masasının ucundan, defterini de raftan. Açtı kaleminin ucunu yavaşça, kirletmeye, zehirlemeye başladı defterinin boş bir sayfasını. Akıttı kalemindeki zehri sayfaya anlamlı veya anlamsız bir şekilde. Şişenin dibini görene kadar birkaç bardak daha kaldırdı havaya, indirdi dudaklarına. Şimdi biraz dokunmuştu işte, yavaşlamıştı hareketleri, yazdıkları gibi anlamlı veya anlamsızdı düşünceleri de. Bir sigara yaktı, derin derin çekti içine, biraz daha zehre ihtiyacı olduğunu düşündü, sanki yüreğindekiler bitmiş gibi. Çakmağını yaktı tekrar, bu sefer hiçbir yeri yakmamak için, yalnızca izlemek için alevini. Keşke bir kere tutuşturduğunda parmaklarından birini, yakıp kül etseydi her zerresini aynı çakmağın alevi. Ancak tarihin hiçbir döneminde bu kadar kolay olmamıştı. Şüphesiz ki onun için de olmayacaktı. O çakmaktı hatırladığı son şey, sabah uyandığında. Dün gece neler yazmış olduğunu okumak istedi, vazgeçti, korktu. Alçağı selamladıktan sonra sigara bağımlılığına boyun eğdi bir kez daha, henüz bir bir kaybolmaya başlayan yıldızların efendisi huzurunda. Sonra masasına gelip tekrar oturdu. Ancak yazısını okuyamadığı bir mesafede durup kendini güvene aldığında kendisini inandırmaya çalışıyordu, ufak ufak, üçer beşer atlayarak devam ederken dün akşamki lanetli yazısını. –salınarak… saçlarının… küllerimden…- En sonunda dayanamayıp bir hışımla kopardı sayfayı defterden ve hararetle okumaya başladı.

“ Sen öyle salınarak geçerken önümden saçlarının dalgasında boğulmak ne güzel bir hismiş oysaki ben defalarca kaybolur, defalarca yanıp sönen gözlerinin aleviyle yanıp yeniden yeniden doğardım küllerimden, Anka Kuşu ’nu kıskandıracak bir şehvet ve yaşama sevinciyle. Sen yine umursamaz gözükmeye çalışırdın. Ama ben anlardım senin utandığını göz kapaklarının yarıya inişinden, elmacık kemiklerinin kanatlarımı kesişinden. Sen de isterdin aslında değil mi bir vapurun sayfalarını karıştırmayı? Bir damla siyah mürekkepte boğulmayı? Benim parmak uçlarımda zarafetten kırılıp kırılıp, tekrar tekrar uçmaya çalışmayı? Peki ya bir tatlı kaşığı kahvenin kokain gibi burun kemiğini eritmesinden zevk almayı? Eminim, isterdin… değil mi?”

Son kelimeyi okur okumaz yine aynı hışımla buruşturarak fırlattı kâğıdı açık olan pencereden dışarı. Sanki korktuğu şey başına gelmeyecekmiş gibi. Kulakları yanmaya, elleri terlemeye ve gözleri yaşarmaya başlamıştı, beyninin içinde fısıldaşan ve dün geceki yazısından kelimeleri okuyan insanlar susmak nedir bilmezken. Kovana yaklaşan bir iğne, son satırını yazan bir kalem, son kez atmakta olan bir kalp, havadan süzülen sonbaharın son yaprağı ve hatta son vapura doğru inatla ve inançla koşan kadının ayakkabısındaki topuk gibiydi aklı… yitip gitmek üzereydi. Sakinleşmek için o meşhur nefes alıp verme yöntemini denediyse de göğüs kafesinin yeterince oksijene ev sahipliği yapamamasından nefesini verirken göğüs kafesinin titremesine engel olamamıştı. Hala nasıl mümkün olur da bir saniyenin bile kafesten çıkmasına izin vermeden koca bir ömür sürebilirdi? Daha fazla soru sormaya devam ederse aynı pencereden atılan bir kâğıttan farkı kalmayacağından korkarak bir sigara yaktı. Ardından üzerini değiştirip kendini sokaklardaki kaldırımlara teslim etti yeni, çaresizce ve acımasızca.

III

Artık gitmeyecekti o lanetli işe, kendini beğenmiş insanlarla dolu olan mağaraya. Aslında en mantıklı kararı aldığına inanıyordu hayatıyla alakalı. Sırf o dalgalı saçlarıyla Medusa’yı andıran kadından bir an uzaklaşmak, belki de ayakları havada sallanana dek kurtulmaktı tek emeli. Tarihin görüp görebileceği en kusursuz heykeltıraş olan, böylesine muazzam bir yetenekle donatılmış bir kadınla imtihan edilmeyi kim kabullenebilirdi ki? O hayata karşı verdiği savaşın sıklet merkezi olarak belirlediği kadının saçlarında boğulmak istiyordu hala. Ancak bu işin imkânsızlığı tüm yaşama sevincini alıyordu. Bu yüzden de kuvvet tasarrufunu doğru şekilde yapamıyor, bir zamanlar yılanlar tarafından sarılan boynu, şimdilerde cansız ve mutsuz olan hayatının ipleriyle sarılıyordu. Bu şekilde kaybetmek her ne kadar aşağılayıcı olsa da şanlı bir zaferi göze alamadığından, gözlerini bile açmıyordu, iplere karşı koyduğu düşünülmesin diye. Çünkü biliyordu o savaşı kazandığı zaman aslında kaybedeceğini. Her ne kadar bencilliği ona zaman zaman kazanmasını sağlayabilecek stratejiler sunsa da. Onun için tüm mesele kaybetmekten korkmak değil, kazanmaktan korkmaktı. Bu meseleyi bir çözebilse, bir son verebilse o Medusa’ya benzeyen kadının nefesine, o zaman yüzde yüz emin olabilirdi aşağılayıcı bir kaybediş yerine şanlı zaferi getirecek stratejiden. Eskiden okumuş olduğu okul ve babası birçok yöntem öğretmişlerdi ona strateji oluşmakla alakalı. Her ne kadar şu sıralar günler geçmek bilmese, gündüzüne hiç kavuşamasa da elbet bir zaman gelecek ve tüm su saçma, boğucu, insanı tüketen olaylar, düşünceler son bulacaktı. Esas mesele bütün bunların ne zaman ve nasıl sona ereceğini bilmiyor olmasaydı. Ah bir bilse! Bir bilse de zamanı ileriye sarsa, ışınlansa o zamana ve her şeyi bitirse, erişse o muazzam stratejinin eseri olan kanlı ama şanlı zafere. Bir sigara ile kurtulmak istedi tüm bu lanetli düşüncelerinden birkaç dakika da olsa. Bir gün bir araştırma okumuştu her zaman günü gününe takip ettiği bloglardan birinde sigara ile alakalı. Araştırmaya göre, her bir sigara insan hayatından 11 dakika çalıyordu. Kaç bininci sigaraydı bu ve kaç milyonuncu 11 dakikayı feda etmişti bir sigara daha içebilmek için? Tanrı bu lanetli adama neden bu denli uzun bir ömür vermişti ki? Sanırım onun ömrü insanların asla tahmin edemeyeceği sayılarla yazılıyordu dakika formatında. Ne gerek vardı ki bu denli bol keseden sallamasına Tanrı’nın, zaten onun hayatı bir gün son bulsa bile onun laneti başka bir insan hayatıyla devam edecekti. Edecek miydi? Tüm insanlık tarihinde bu laneti yalnızca o sırtlayamazdı herhalde. Yoksa sırtlayabilir miydi? Hayır, sırtlayamazdı, onun bu lanete ne bedeni ne de kalbi dayanabilirdi. Sanki dayanabiliyormuş gibi…

IV

Artık tüm lanetini bir köşeye bırakıp bir şeyler yapmanın vakti gelmişti. Ne yapacaktı? İyi olduğu konular gelmiyordu aklına. Küçüklüğünü düşünmeye karar verdi. Küçükken ne yapardı ki? “Buldum!” diyerek yerinden zıpladı, “Evreka!” diye bağıran yaşlı bir adam gibi. Küçükken en hızlı koşan oydu tüm arkadaşları arasında. Yine koşmaya başlamalıydı sürünmeyi bırakıp. Bir hışımla sokağa çıkıp bir alışveriş merkezine girdi ve kendine kredi kartında limitin birazıyla kendine koşması için gerekli olan malzemeleri aldı. Evine dönüp üzerini değiştirdi ve hedefe giden bir mermi, bir amok koşucusu gibi koşmaya başladı. Dünyadaki her şeyi başarabileceğine inandırmıştı kendini, onu sıkıca bağladıkları iplerden kurtularak. Ne kadar hızlı koşarsa koşsun, etrafında ne olduğunu göremeyecek kadar hızlansa bile aklındaki düşüncelerin değişim hızı onu memnun etmemişti. Ancak bu kez öyle kolay pes etmeyecekti.

V

Her sabah erkenden kalkıp koşmaya, düzenli olarak kahvaltı yapmaya, sigarayı azaltmaya ve elinden geldiğince sağlıklı yaşamaya başlamıştı artık, karar vermesinin üzerinden geçen 3 hafta boyunca. İlk hafta içerisinde evini de derleyip toparlamıştı. Her boş vaktini eskiden olduğu gibi kitap okuyarak hatta en önemli satırların altını çizerek geçiriyordu. Hayatında birçok şeyi yoluna koymasına rağmen parasının bitiyor olması artık hayati bir sorun haline gelmişti. Doğru düzgün ve yeni kurduğu düzeni sekteye uğratmayacak bir iş bulmak zorundaydı kendine – sırf hayatta kalmak için -. Bir gün sabah sporunu ve kahvaltısını yaptıktan sonra önce bilgisayarından, sonra gazetelerden, en sonunda da sokaklarda dolaşarak iş aradı. Birkaç yer ile olumlu geçmişti görüşmesi, ancak bu işlerin yeni kurduğu düzene ket vurmayacağından şüphesi vardı. Ama düzeni için daha büyük bir tehlike varsa o da parasız kalmış olmasıydı. Bu yüzden işlerin arasından en iyisini seçip çalışmaya başlamalıydı. Yeniden bir üniforma giyecek olması ve yanında silah bulunduracak olması her ne kadar onu rahatsız edecek olsa da bir deponun bekçiliğini yapmak olan işi kabul etmeye karar vermişti. Bu sayede hem günde yalnızca 8 saat çalışacak hem de çalışma saatlerinde kitaplarını okumaya devem edebilecekti. Sorun teşkil eden bir diğer yanı ise ayda 10 gün geceleri çalışmak zorunda kalacak ve bu sabahları yaptığı sporuna 2 saat daha geç başlamasına sebep olacaktı. Her şeye rağmen – üniforma giyecek olmasına bile – bu işte çalışacak ve en büyük tehlikeyi – parasızlık – ekarte edecekti. Kararını vermiş bulunmaktaydı artık.

VI

Depoda bekçilik yapmaya başlayalı, bir zamanlar yeni kurmuş olduğu düzeni güncelleyip bir yenisini benimseyeli tam 2 yıl olmuştu. Aklında, vücudunda hatta hayatında her şey yolunda gitmişti bu iki yıllık süre zarfında. Kararını vermesinden bu yana hiçbir şey değişmemişti hayatında sigarasını günde 7 adede düşürmeyi başarmasının haricinde. Hala daha ayda 10 gün gece vardiyasına gidiyor, neredeyse 2 günde bir kitap bitiriyor ve 2 haftada bir şiir, 2 ayda da bir hikâye ekliyordu yıllardır yazmakta olduğu defterlerine. Bir gün onların kitap olmasını istemediğini iddia ederse en muazzam yetisine hakaret etmiş olurdu – yalan söylemek -.bunu bildiği için de herkesten uzak duruyordu ve kimseye bir şeyler yazdığından bahsetmiyordu. Tanıdığı tüm insanlar arasında ruh gibi, hayalet gibi dolanıyordu. Birileri mesai arkadaşlarını sorguya çekecek olsa onun hakkında bildikleri tek şeyin onlarla aynı depoda bekçilik yaptığı olurdu. – Bu durum bazı okuyucularımız için kulağa gayet havalı ve huzurlu gelecek olsa da kurduğu yeni düzene ve hayatında her şeyin yolunda gitmesine rağmen neden hala mutlu olamadığını sorgulayan kahramanımız için epey kafa karıştırıcı, içinden çıkılmaz bir durum olduğunu anlamaları çok zaman almayacaktır. –

Hayatın kısa olduğunu, bu yaşına kadar – son 2 yılı da dâhil olmak üzere – asla mutlu olamadığını bilmek onu derinden yaralıyor, makûs talihine ve acımasız lanetine durmadan sövüyordu. Geçen 2 yıl boyunca kendini kandırmaktan başka hiçbir şey yapmamış olmak, okunan bütün kitapları, yazdığı en güzel şiirlerini ve hikâyelerini bir yaz akşamı meltemi gibi alıp götürüyor ve hem onların hem de ruhunun değersizliğini yüzüne vuruyordu. Bir gün, bir gece vardiyasındayken tüm bu düşünceleri onu ele geçirmiş ve kitap okumasına dahi müsaade etmemişlerdi.  Son 2 yıldır yaptığı gibi yine koşarak kaçmak istemişti bu düşüncelerinden, ancak vardiyası henüz bitmediği için yerinden kımıldayamıyor, ayak tabanlarını sertçe ve hızlıca yere vuruyordu. Bir kez daha çıldırmak üzere olduğunun farkına vardı ve tüm bu lanetten, düşüncelerden, mutluluktan en uzak konumda bulunan hayatından kurtulmanın ışığına odaklandı. Silahını kılıfından çıkararak önce ayaklarına ateş etti iki el – bu sayede artık kımıldayamazlardı -, daha sonra silahı sol eline alarak hayatına saçma cümleleri yazmakla tüketen, kalem tuttuğu eline ateş etti bir el de. En sonunda beynine, tüm bu düşüncelerin kaynağına doğrulttu. Acıyı hissetmemenin verdiği huzur dolu gülümsemesiyle tetiği çekti, lanetine son verdi. 2 yılın sonunda tam kazandığı anda kaybetmişti işte. Galip gelen Medusa’ydı.

Koşucu” için 2 yorum

  1. Keşke koşarken Medusa’yı da koştuğu yöne doğru savurabilseydi ve bir daha da o yöne bakmasaydı. Ama Koşucu durmadan o yöne baktı, baktı, baktı.. beynine sıkılan bir el ateş sesi o yönden geliyordu, Medusa’dan. 😦

    Liked by 1 kişi

Serdar için bir cevap yazın Cevabı iptal et