Adam

I

Neden yaptığını bilmiyordu. Yalnızca yürürken bulmuştu kendini. Yürüyordu işte. Her taşına daha önce basmış olduğu sahil yolu boyunca yürüyordu. Tanımadığı bazı insanlar ona bakıyordu. Bazıları ise onu fark etmiyordu bile. Oysa kendisi, tüm insanların dış görünüşlerini, yürüyüşlerini ve mimiklerini dikkatle inceleyerek nasıl biri olduklarını ve nasıl bir hayat sürdüklerini tahmin etmeye çalışıyordu. Yaptığı bazı tahminlerde kendisine güvenmekte haksız da sayılmazdı. Sanki hiç yorulmayacakmış gibi yürüdüğünü fark ettikten sonra yorulduğunu hissetti. Gördüğü ilk banka oturdu. Her zaman montunun iç cebinde sakladığı küçük not defterini çıkardı. Bir kız çocuğunun uzun saçları gibi dalgalanan Ege Denizi’ne bakarak birkaç satır ekledi yeni başladığı sayfasına. Daha sonra defalarca denemiş olmasına rağmen bırakamadığı Marlboro’suna uzandı eli. Sakin tavırlarla sigarasını paketinden çıkarırken sanki bir açığını ararmışçasına izlemeye devam etti dalgalı denizi. Siyah montu siyah botları, dolma kalemi, küçük not defteri, neredeyse yarısı yanmış olan sigarası, kot pantolonu ve montunun kapatamadığı çizgili beyaz gömleği ile çift kişilik bankın tam ortasına oturmuş, üstelik bacak bacak üstüne atmıştı. Önünden geçen insanları izlemeye başladı şimdi, bir an olsun dalgalı denizden gözlerini alarak. Köpeğini gezdirenler, spor yapanlar, kendisi gibi amaçsızca yürüdüğünü tahmin ettiği insanlar, deniz ile hasretini giderenler ve birer olta sallamış olan balıkçılar… Neredeyse her amacı temsil eden bir ya da birden fazla kişi vardı sahilde. Sigarasını ayağıyla söndürdü ve kalem ile defterini cebine yerleştirdi. Artık kalkmaya hazırdı.

II

Oturduğu yerden doğrulmuş, yeniden yürümeye başlayacaktı ki keskin bir fren sesiyle irkildi. Hızla arkasını döndü. Bir otobüstü gördüğü. Ona yandan çarpmış olan otomobilden ise ağlayan bir bebeğin sesi geliyordu. Belki bağıran çığlıklar atan, ağlayan başka insanlar da vardı. Fakat o ağlayan bebeğin sesine odaklanmıştı. Kazanın şokunu bir süre sonra atlattı. Kazayı gören bazı araçlar da durmaya başlamıştı. O da yardım etmek içi hareketlendi. Otobüsün yanındaki otomobile vardığında telaşla bebeği aramaya başladı. Ağlama sesi kulaklarında çınlamasına rağmen bebeği bulamadı. Kulaklarındaki çınlama daha da arttı. Etraf karardı ve tüm kargaşa kayboldu. Yavaş yavaş çınlamanın etkisi de azaldı. Bir hastane koridorunda buldu kendini aniden. Sağa sola koşturan doktorlar, hemşireler… Neler olduğunu anlayamadı ilk başlarda. O ağlayan bebeği gördü sonra. Bir odaya giriyordu bir hemşirenin kucağında. Peşlerinden o da girdi odaya. Kimse onu fark etmedi nedense. Odada hasta yatağında yatan bir kadın vardı. Başından dikilenler ise doktor ve hasta kadının bir yakını olmalıydı. Hemşire sevinçle bebeği kadının kucağına koydu. Adam “Oğlum!” diye sevinirken kadın gözyaşlarını özgür bıraktı. Kazadan sonra bir daha sarsıldı. Birkaç ay önce kaybettiği annesini hatırlatmıştı bu olay ona. Neden buradaydı bilmiyordu. Bilmediği gibi birçok şeyi. Ama annesini çok özlemişti.

III

Gözlerini açtığında martıları gördü. Kafasını hafifçe öne eğdi. Ama canı yandı. Boynu tutulmak üzere olmalıydı. Yalnızca martıları gören gözleri o kız çocuğu havasını bırakıp durgunlaşan Ege’yi de görmeye başladı. Anlaşılan tam kalkmayı düşündüğü sırada uykuya dalmıştı. Yıllar önce aldığı, defalarca kordonunu değiştirdiği, yeni bir tanesini almayacak kadar sevdiği saatine kaydı gözleri. Öğlene yedi dakika kalmıştı. Sabah evden kaçta çıktığını hatırlamaya çalıştı. Fakat ansızın gelen baş ağrısı ona engel oldu. Aceleyle cebinden sigara paketini çıkarıp sigarasını yaktı. Derin ve ardı ardına nefeslerden sonra boğazında o alışmış olduğu acılık belirince biraz olsun deniz havası için ara verdi. Kahvaltı yapmamış olduğunu hatırladı. En yakın fırına doğru harekete geçti. Fırında daha sabah çıkmış olan kumrulardan bir tane aldı. Daha sonra bir çay ocağında çayıyla beraber kumrusunu yemeye başladı. Demli ve şekersiz bir çay daha içtikten sonra yeniden sahile doğru yöneldi. Yürürken bir sigara daha yaktı. Düzenli adımlarla Konak’a doğru ilerledi. Konak’tan otobüse binerek evine gitmekteki kararsızlığını sonlandırdı. Otobüsten indi. Sağlı sollu sokakları geçerek evine vardı. Evine attığı ilk adımında bugün not defterine yazdığı satırlar geldi aklına.

Güneş kızgın bana…

Bulutları siper almış…

Onu geceye sattığımdan…

IV

Evin içi kokuyordu. Rüzgârdan dolayı soba ciğerlerini odaya boşaltmış olmalıydı. Satırları sürekli tekrarlıyordu. Sanki unutmaktan korkarmış gibi. Oysa satırlar defterinde mevcuttu. Hayır. Unutmaktan korkmuyordu. Başka bir şey vardı sanki. Onun ilgisini çeken ve bu denli iyi yazdığını ona hatırlatan iki satır yazmamış mıydı daha önce? Yazmamıştı anlaşılan. Yazdıysa da bir şey değişmezdi. Şuan onu düşünecek hali yoktu. Montunu çıkarmadan evdeki tüm pencereleri açtı. Toplamda iki pencere olduğu için hiç vaktini almamıştı. Sobanın kovasını değiştirmek de gelmiyordu içinden. Serin hava var gücüyle işgal ederken içi ürpermiş sobanın tam karşısındaki tekli koltuğa oturdu. Montuna iyice sarılarak adeta gömüldü tekli koltuğa. Hemen sağındaki tahta döşemenin üzerinde bir örümcek gördü. Bir an bile tereddüt etmeden terliğiyle ezip öldürdü zavallı örümceği. Otobüsten indiği anda suratına çarpan soğuk hava kadar acımasız hissetti kendini. Az daha örümceği gömme kararı alacaktı. Bu saçma fikre üşengeçliği engel oldu. Üstelik örümceği öldürdüğü yerden kaldırmaya bile gerek görmedi. İçerinin yeterince havalandığını düşündü ve üşengeçliğini arkasında, oturduğu tekli koltukta bırakarak üstünü değiştirdi. Pencereleri ve perdeleri kapattı. Sobanın kovasını değiştirerek sobayı yaktı. Mutfağa gidip en küçük cezveye bir fincan olacak kadar su doldurdu ve ocağı yakarak cezvedeki suyu kaynamaya bıraktı. O sırada fincanını ve sallama çayını hazırlardı. Haftalardır sallama çay içiyordu. Demlikte çay demleyip içmemişti haftalardır. Eskisi kadar canı çay mı istemiyordu? Yoksa yalnız mıydı? Kimse gelip gitmiyordu evine. Zaten ondan başka kimse gelmezdi bu eve. Kim ne yapsındı çevrede bunca yeni bina varken neredeyse tarihi sayılabilecek bu binayı. İki katlıydı bu bina. Üst kat boştu. Kimse kiralamıyordu. Çatısı akıyordu, mutfağı eskiydi, tahta kaplamalar çürümüştü. Sağlam bir bakım gerekiyordu. İyi de nasıl yaptırsın bakımı? Yazdığı şiirlerden kazandığı üç beş kuruşla karnını zor doyuruyordu. Muhabirlik dese oradan kazandığı tüm parayı yakacak ve sigara alarak değerlendiriyordu. Yazdan alırdı her ikisini de. Kutu kutu sigara, çuval çuval kömür ve odun… En başa döndü düşüncelerinde. Yalnız mıydı? O bunları düşünürken cezvedeki su kaynamıştı. Suyu fincana aktararak masasının yolunu tuttu.

V

Usulca yerleşti masasına. Hiç de hevesi yoktu yazmak için. Ama kendini yazmak zorunda hissediyordu. Çaresizce aldı kalemini eline. Her zaman yazdığı defterini açtı önüne. Aklına gelen tüm kelimeleri bir cümle oluştursun veya oluşturmasın sıralamaya başladı. Aklına gelen kelimeler arttıkça şaha kalkıyordu adeta parmaklarındaki dolma kalemi. Sonra sakinleşti. Gözleri doldu. Ağlamak üzereydi. Gözyaşlarını durdurmaya çalışırken kaleminin mürekkebi bitti. Önce onu doldurdu. Sonra yeniden hızlandı yazısında. Çok karmaşık duygular içindeydi. Sanki sırf ne yapacağını bilmediği için yazıyordu. Bu yüzden ne yazdığına hiç önem vermiyordu. Bu gibi durumlarda ilk olarak uyumayı düşünürdü. Ama uykusu olmadığı için mecbur kalemine gelmişti. Parmakları kasılana kadar yazmayı sürdürdü. Aklına ne geliyorsa yazıyordu. Durduramıyordu kendini. Hafızasından aklına düşen ne varsa kâğıdın yakasına yapışıyordu. Kafası patlamak üzereydi ki gözyaşlarını daha fazla tutamadı. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Canı çok yanmıştı. Kalem kılıçtan keskindi. Kelimeler hedefini hiç şaşırmıyordu. Daima tam on ikiden vuruyorlardı kalbini. Çünkü hafızasındaki kelimeleri bile kalbi belirliyordu. Artık çok yorulmuştu. Bıkmıştı her şeyden. Kalemi ve kelimeleri tek tesellisiydi. Onca düşüncenin arasında içinde ağlarken bile aklına düşmeye devam ediyordu kelimeler. Tutmuyordu, tutamıyordu kendini. Eskiden ağlaması neredeyse imkânsız olan bu adam bu sıralar çok fazla ağlamaya başlamıştı. Ağlaması geçince de ne yapacağını bilemiyordu. Uyumaya çalışınca ağlıyordu. Uyuyunca kâbus görüyordu. Çaydan tat alamıyordu. Geceleri uyuyamadığı için sağda solda uyukluyordu. Yazarken ağlıyordu. Ne olmuştu bu adama? Neden böyle davranıyordu ki? Saçını başını yoldu ağlarken, gözleri şişti, boğazı ağrıdı. Yutkunurken canı yanıyordu. Her yutkunuşunda boğazını kesmek istiyordu. Üstü başı ıslanmıştı. Yeniden üstünü değiştirdi. Kalemi kaldırdı ve defterin sayfasını kapattı. Sonra gidip duvarları yumrukladı. Biraz daha sakin sayılırdı. Artık uyuyabilirdi. En azından bu şekilde düşünüyordu. Düşünmek zorundaydı.

VI

Gözlerini açtı. Her zaman ki tavanı selamladı onu. Yatakta yavaşça doğruldu. Yatağının hemen yanındaki komodinin üzerinde duran telefonunu açtı. Her akşam yatmadan önce kapatırdı. Dün sabah ise telefonuna hiç bakmadan kendini sokağa atmıştı. Sahilde dolaşmış, sonra da eve gelip bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlamıştı. Telefonuna ne bir bildirim gelmişti ne de bir mesaj. Dün akşam ki sorusunun cevabını aldığını hissetti. Yalnızca evi değil telefonu da yalnızdı artık. Tıpkı sahipleri gibi. Evet yalnızdı. Kuduz bir köpek kadar yalnızdı hem de. Bu düşünceler doğrulduğu yatağına geri devirmişti onu. Yine aynı komodinin üzerinden çakmağını ve sigarasını aldı. Yatakta mı içecekti? Evin her yerine sigara kokusu sinmişti zaten. Burası da koksa kıyamet kopmazdı herhalde. O şikâyetçi değilse bu durumdan başka kim şikâyetçi olabilirdi ki? Evine gelen gidenler varmış gibi bunları düşünüyordu. Oysa telefonu bile çalmayan yalnız bir adamdı o. Derin derin nefeslerle sigarasını da bitirdi. Banyoya gitti. Aynada, ağladığı için şişen gözlerine baktı. Kömür karası gözlerinde nefreti gördü. Nefretine sakinliğiyle meydan okudu. Bir insan hayatından, kendinden nasıl bu kadar nefret edebilirdi? Bir kez daha sakinliğini korumayı başarmış mutfağın yolunu tutmuştu. Nefretle arkasından bakan aynayı unutmaya çalışıyordu. Mutfaktan bir bez aldı. Bezi önce yıkadı sonra iyice suyunu sıktı. Dün yumrukladığı duvarın önündeki çalışma masasının yanınsa durdu. Duvardaki kan lekelerini silmeye çalıştı. Ama kan duvarda tüm gece durduğu için kurumuş, sertleşmişti. Lekelerin çıkması için bezi daha çok bastırmaya başladı. Ama bastırdıkça elleri acıyordu. Bu yüzden daha fazla dayanamadı. Aynadaki nefretin aynısı yerleşti gözlerine. Elindeki nemli bezi bıkkınca duvara fırlattı. Odasına gidip üstünü değiştirdi. Günlerdir aynı kot pantolon ile kazağı giyiyordu. Bir an durdu. Nereye gideceğini düşündü. Biraz yürümek iyi gelirdi belki de. Telefonunu yanına almadı yine. Şarja takıp çıktı evden. Zaten kimse arayıp sormuyordu. Aslında kapıyı bile kilitlemek gelmiyordu içinden. O kadar da uzun boyu değil. Kapıyı kilitledi ve başladı yürümeye. Her zaman ki gibi düzenli ve hızlı adımlarla. Ara sokakları bu şekilde hızlıca geride bırakabiliyordu. Varyantın sonuna doğru bir sigara yaktı. Yürümeye başladığından beri içmiyordu. Geç bile kalmıştı. YKM’nin önünden geçerken ellerinde telefonlarıyla bekleyen onlarca insan gördü. Dün akşamdan beri şiddetle ağrıyan yalnızlığı nüksetmişti yine. Keşke bu duyguları da sokakları bıraktığı gibi ustaca geride bırakabilseydi. Biraz yavaşladı. Saatine baktı. Saat; on yirmi dört. Yaklaşık kırk dakikadır yürüyordu. Çok fazla yürüyordu bu sıralar. Hep “Biraz yürümek iyi gelir herhalde” diye düşünerek başlıyordu yürümeye. Ancak iyi gelmiyor olacak ki hala yürümeye ihtiyacı vardı. İşte Konak Meydanı’ndaydı. Saat Kulesi tüm ihtişamıyla karşısında duruyordu. Etraftaki insanların attığı kuşyemlerini yemeye çalışan güvercinlerin arasında kahraman rolünü kapmış bir çocuk koşuşturuyordu. Hayattan en çok o keyif alıyor olmalıydı. Bir süre hayran gözlerle çocuğu izledi. Hem de bunu yaparken ayakta dikilmişti. Sonra boş bir banka yerleşti sakince. Aklı o çocukta, o sarı saçlarıyla koşuşturan kız çocuğunda kalmıştı. Zor da olsa kız çocuğunu bir kenara bırakmaya çalıştı. Her deniz kıyısına gelişinde yaptığı gibi Ege’ye baktı. Dalgalarını inceledi. Halini hatırını sordu. Dün akşamki halini düşününce denizin çok sakin olduğu kanısına vardı. Önce not defteri ile dolma kalemini sonra Marlboro’sunu çıkardı siyah montunun iç cebinden. Son kaldığı sayfayı açıp bir sigara daha yaktı. Karşıdan gelen güzel bir kadın gördü. Gözlerini alamadı bir türlü uzun, dalgalı ve siyah saçlarının daha çekici yaptığı bu kadından. Bembeyaz tenini yakası biraz açık olan gömleğinin arsından görebiliyordu. Üzerinde Harley-Davidson motorcularının giydiklerini andıran bir deri mont vardı. Önü açıktı ama. Güneşi görüp aldanmış olmalıydı. Hastalanmasın sonra? Daha beş saniye önce gördüğü kadını bu kadar ince ayrıntılarıyla düşünmeye başlamıştı şimdi de. Her adımında yaklaşıyordu güzel kadın. Gülümsedi bankta sigarasını içmekte olan yalnız adama. O kadar içtendi ki; adam her düşünceyi bırakıp lunaparka gelen bir çocuk gibi sırıtmaya başladı. Sonunda geldi ve yalnız adamın oturduğu bankın boş kısmına oturdu deri montlu kadın.

VII

Heyecanlandı şimdi de. Bu kadında farklı ve onu etkileyen fakat ne olduğunu bilmediği şeyler vardı. Evet, birden kesinlikle fazlaydı bu şeyler. Yoksa heyecanlanmazdı. Bu kadın onun beğendiği ya da etkilendiği ilk kadın değildi. Belki başkaları bu kadından bu kadından bu kadar etkilenmez ya da onu bu kadar güzel bulmayabilirdi. Ama adam bu kadından çok etkilenmiş, bu kadını çok beğenmişti. Hem de heyecanlanacak kadar çok.

  • Kuşlar, dedi güzel kadın ne kadar güzeller.
  • Onlar kuş değil diye cevap verdi genç adam.

Kadının anlamadığını anlamadığını gösteren kahverengi gözleriyle baktığını görünce;

  • Evet, kuş değiller onlar martı diyerek düzeltti adam.
  • Martıların kuşlardan farkı nedir peki diyerek bir soru sorarak merakına yenik düştü kadın.
  • Deniz demek; vapur demek, dalga demek… Martılar ise yalnızca deniz olduğunda var olabilirler. Siz hiç denizle konuşmaya çalıştınız mı?
  • Nasıl yani?
  • Anlaşılıyor ki siz denizin kıymetini bilememiş, ona sudan başka anlamlar yüklememişsiniz. Üzüldüm açıkçası…
  • Nerelisiniz diye alakasız bir soru geldi kadından.

Önce şaşırdı adam. Ama sonra kendini toparladı ve İzmir diyerek yanıtladı soruyu.

  • Şimdi anlıyorum dedi denize, martıya bu kadar değer vermenizi.
  • Keşke her insan anlayabilse bu muazzam güzelliklere sahip olan İzmir’in değerini. Ayrıca biraz sert çıkıştıysam özür dilerim. Söz konusu deniz, martı ya da İzmir olunca tahammülsüz oluyorum.

Hafifçe bir gülümsemeyle kabul etti bu özrü güzel kadın. Daha sonra bir soru daha sormak için hareketlendiği sırada adam cebinden sigarasını çıkardı ve yaktı. Ardından daha sorusunu soramamış olan güzel kadına uzattı paketi. Fakat kadın istemediğini belirtmek için başını hafifçe sağa ve sola salladı. Fakat dalgınlaşmıştı kadın. Soracağı soru önemli bir şey olmalıydı. Yoksa sormaya mı çekiniyordu? Adam sigarasını içerken bunları düşündü. İkisi de susuyordu. Kadın sormaya karar vermiş olmalıydı. İşaret parmağını havaya kaldırarak;

  • Ben yanınıza gelmeden önce elinizde bir defter ve kalem vardı. Sanki bir şeyler yazıyordunuz. Ama sıradan bir şeyler olamaz. Düşünceliydiniz. Ne yazdığınızı sorsam fazla meraklı bir soru mu olur?

Biraz ileri gitmiş olacağını düşünmüş olacak ki;

  • Tabi siz bahsetmek isterseniz diye ekledi kadın sözlerine.

Acaba ilk defa konuştuğu ve hiç tanımadığı bu kadına göz nuru, değerli şiirlerinden bazılarını okutmalı mıydı? Ama ondan hoşlanıyordu. Üstelik yalnızdı ve bu kadın kaçırmayı göze alamayacağı kadar güzeldi. Sonra ne olur birkaç şiirimi okutsam diyerek tereddüdüne son verdi. Kadın ise gözlerini merakla adama dikmiş gelecek cevabı bekliyordu.

  • Seveceğinizi pek tahmin etmiyorum ancak merak ettiğiniz belli.

Adam bunları söyleyince yanakları kızardı güzel kadının. Onu böyle görünce daha çok etkilendi adam. Şimdi de tek başarılı olduğu iş olarak gördüğü şiirleriyle bu güzel kadını etkilemeliydi. Denizi ve martıyı bu kadar sevdiğini söyledikten sonra deniz ve martının olmadığı bir şiirini okutmak iyi olmazdı. Daha doğrusu etkileyici olmazdı. “Dip” adlı şiirini açtı. Kadının avuçları arasına bıraktı küçük not defterini. Her şeyden daha çok değer verdiği şiirlerini hiç tanımadığı bir kadının ellerine kendi elleriyle verdiğine göre bu kadın onu epey etkilemiş olmalıydı. Ayrıca bundan daha çok düşündüğü bir şey varsa o da kadının şiirini beğenip beğenmeyecek olmasıydı. Sonunda kadın şiiri bitirmiş olmalıydı. Gözlerini yavaşça defterden kaldırırken adamın kalbi göğüs kafesine savaş ilan etti. Ellerinin titremesi anlaşılmasın diye de ceplerini parmaklarıyla doldurdu. Sonunda kadın adamın gözlerine baktı. İki büyük kahverengi bulutu andıran bu gözler yağmura hazırlanıyor gibiydi. Adam neredeyse heyecanından patlamak üzereydi. Sonunda kadının dudakları kıpırdamaya başladı ve hafif de olsa kekeleyerek;

  • Çok dedi çok güzel olmuş. Tebrik ederim.

Hiç tanımadığı bu kadın sırf kibar olduğu için mi böyle söylemişti yoksa? Hayır, olamazdı. Gözleri dolacak kadar da kibar değildi ya. Kadının dürüstlüğünü gözleri ele vermişti.

  • Gerçekten böyle mi düşünüyorsunuz diye sormadan duramadı yine de adam.
  • Evet dedi güzel kadın gerçekten çok beğendim.

Adam mutluluktan havaya uçacaktı bu kez. Tüm heyecanını içince tutamayarak elinde olmadan sıkıca sarıldı kadına. Kadın ise karşı koymaya fırsat bulamamıştı. O da bu kadar güzel bir şiir yazan adamdan etkilenmiş olmalıydı. Yani adam başarmış, güzel kadını etkilemişti. Uzun bir süredir yalnızdı. Bu kadar yalnızlığın üzerine bu kadar güzel bir kadını etkileyince sevinmişti elbette. Evet, etkilemişti etkilemesine de, kimdi bu güzel kadın? Bu denli hoşlandığı, etkilendiği ve sonunda en sevdiği şiirlerinden biri sayesinde etkilediği bu kadın hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Bu zamana kadar hep kadın sormuş ve hep kadın bir şeyler istemişti. Artık adamın sırasıydı. Adam merak ettiklerini sormalı ve etkilemeyi başardığı bu güzel kadını tanımalıydı. Kahverengi bulutların yağmur hazırlığının sebebini öğrenmeliydi. Ama önce titreyen ellerini kadına göstermeden bir sigara yaktı.

VIII

Artık soru sormanın zamanıydı. Bu güzel kadını tanımalıydı. Dakikalardır kafasında kurduğu soruları sıralamaya başladı. İlk olarak;

  • Nerede oturuyorsunuz?
  • Karşıyaka diye cevapladı kadın.
  • Bu olmadı diye yapay sitem ile konuşmayı devam ettirdi adam.
  • Yoksa siz?
  • Evet dedi adam Göztepeliyim. Fakat orada oturmuyorum.
  • Peki nerede oturuyorsunuz? diye soru sormaya başladı kadın.
  • Bozyaka dedi adam sıkılarak. Sanki orada oturduğundan üişmandı. Daha sonra adam yeniden sordu; evinizden bu kadar uzağa getiren şey nedir peki?
  • Deniz dedi güzel kadın. Bulutlu havaya rağmen vapura binmem gerektiğini hissettim.
  • Biraz sert çıktım öyleyse size. Tekrardan özür dilerim. Siz kusuruma bakmayın.
  • Beni hiç tanımıyorsunuz. Bunu bilerek yapmadığınıza eminim. Bu yüzden size kızamam. Lakin yeniden yaparsanız kırılırım.
  • Bir daha mı? Asla dedi adam. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı.
  • Aslında bir rüya gördüm. Ondan vapura binmek istediğimi düşünüyorum.    

Adam “anlatsana be kadın” diye bağıran gözlerini kadına dikmişti.    Kadın az da olsa bu itaatkâr gözlerden korkmuştu. Daha sonra bu rüyayı anlatmanın doğru olmayacağını düşünmüş olacak ki,

  • Aslında onunla alakası yok. Dediğim gibi yalnızca vapura binmem gerektiğini hissettiğim için buradayım.

Adamın heyecanı geçmişti, kadının bir şeyler gizlediğini farketmedi. Kadının söylediklerine inandı. Kadınınn hiçbir şeyi sorgulamıyordu zaten, kuşkusuz inanıyordu. İyi de hiç tanımadığı daha doğrusu yavaş yavaş tanımaya çalıştığı bu kadına bu denli güveniyordu ki? Kimin umrundaydı ki bu? Adam, birinin ona güvenmesinden ziyade birine güvenmeyi özlemişti. Bu son yalnızlık onun insani duygularına el koyuyordu.

Daha sonra güzel kadın ve genç adam ertesi gün aynı yerde saat sabah sekizi otuz beş geçe buluşmaya karar verdiler. Tıpkı iki saat önce geldiği gibi yürüyerek evine geldi. İlk gördüğü şey duvardaki kan lekeleri oldu. Dün geceyi hatırladı. Oturdu masasına montunu bile çıkarmadan. Düşünmeye başladı. Kafasının içindeki adamla bir tartışmaya, bir münazaraya oturdu. Saatler geçmişti. Ne acıkmıştı, ne de susamıştı. Tam on altı saat masasına dirseklerini dayayarak oturdu. Kafasını ellerinin arasına almıştı, her zorda kaldığında yaptığı gibi. Saat sabaha karşı beş. Uykusu gelmişti. Ama üç buçuk saat içinde Konak Meydanı’na geri dönmeli, o güzel kadını yüzüstü bırakmamalıydı. Peki ya o kadın gelmezse? Şimdi anlıyordu münazaranın galibini. Kafasındaki adam kazanmıştı. Kadından şüphe ediyordu işte. Acaba gelecek miydi? Gelecekti veya gelmeyecekti, ama o gidecekti.

Duşa girse belki dağılırdı uykusu. Peki ya sıcak su? Sıcak su yoktu elbette, sobayı mı yakmıştı sanki. Ama süslü, temiz ve bakımlı çıkmalıydı evden. Mümkün olduğu kadar mükemmel kılmalıydı dış görünüşünü. İçi için yapacak hiçbir şey yoktu zaten. Sıcak su olmasa da banyo yapmaya karar verdi. Üstündeki kıyafetleri çamaşır makinesine sokuşturdu özensizce. Çeşmeden kovaya su doldurdu. İçerideki soğuk yüzünden bile tüyleri diken diken olmuştu. İçi ürperdi, hafifçe titredi. Kova dolduktan sonra, bir eliyle kovayı tutup diğer eliyle banyonun yırtık naylon perdesini araladı. Fayansa basar basmaz ateşi sönecek gibi oldu ayaklarının. Sanki sönebilirmiş gibi… Oturdu, adeta ayaklarıyla erittiği buzdan fayanslara. Bir tas suyu umarsızca boşalttı kafasından aşağı. Çivi gibi… bir tas daha sonra. Kalp atışlarıyla beraber hızlandı nefesi. Bir tas daha sonra. Buza çivi çakmak, yalınayak… Başını döndürdü tüm bu olanlar. Gözleri kapanacak gibi oldu. Karardı her yer yine. Gözlerinin kapanmasını engelleyebilmişti ama karanlığa engel olamadı. Kanat çırpmak, çırılçıplak…

IX

ağır göz kapakları

                                        yabancı bir tavan bembeyaz

                    öğrendi sonradan komadan

                                        çıkmış yeni daha

                              bulmuşlar onu uçarken Ege’de

                                                             o tekneyi sallayan güzel kadın

                                                        dökülüyor dudaklarından sebebi cinayetin

                                                             – maalesef sizi tanımıyorum –

X

DİP

Hafif bir rüzgâr bu esintinin adı,

Saçlarının elinden tutup dansa davet eden.

Kızgın bir dalga bu büyüyerek gelen,

Saçlarını kıskanıp tekneyi sallayan.

İçimi kaplayan bir boş vermişlik sanki

Sallantısı artan teknede saçlarına bile aldırmayan.

Gökyüzünden gözünü alamayan bir adam bu,

Martılara sevdiğini sormadan duramayan.

Yüzme bilmeyen bir adam bu,

Sallanan tekneden düşen bir adam.

Bir adam bu, yüzme bilmeyen bir adam.

Denizi gökyüzü sanıp kanat çırpan bir adam.

Sıcacık kahvesini özleyen bir adam.

Soğuk denizin ortasında aşım bir adam bu.

Dibe vuran bir adam bu;

Martıların kanatlarından kayıp düşen,

Rüzgâra kin tutan bir adam.

Dibe vuran bir adam bu,

Denizin dibini göremeden…

Adam” için 3 yorum

  1. Gerçekten etkileyici… Burada bitmemeliydi 😦 devamını zihnimde mi tamamlayayım yani şimdi ben?
    Adam kendinden neden nefret ediyor, yalnız olması onun suçu mu? O duvardaki kan izleri Adam’ın yumruklarına mı ait? Ve o kahverengi gözlü kadın o buluşmaya geldi mi?
    Devamı gelse keşke 💫

    Liked by 1 kişi

İremm için bir cevap yazın Cevabı iptal et