Canavar

I

İlerlerken rayların üzerinde olağanca hızıyla tren, düşünmekteyken Ahmet amca kara kara, batarken gemiler ulaşmayı hayal ettiğimiz denizlerde, biz susup oturuyor ve elektrik direklerine bakıyorduk seninle. Bazı direklere bağlanmış çuvallar gördüğümde ne olduğunu anlamakta güçlük çektiğini gözlerini kısışından anlıyordum, saniyenin binde biri kadar sürüyor olsa da. Sen direklere bakardın, ben direklere bakardım, tren durmadan ilerler, raylardan gelen ses beynimin derinliklerinde kaybolur, makinistin yardımcısı ise yalnızca daha fazla kömür atardı ocağa. Pişiyordu sıcaktan – kömürler gibi ocaktaki – , bu bunaltıcı yaz gününde çölün ortasında ilerleyen bir trende olmak senin ve benim için bir ilk olabilir ve bizi asıl terleten sıcağa henüz alışık olmayan tenlerimiz olabilir, ancak makinist ve yardımcısı yaptığı bu bilmem kaçıncı seferinde hala daha terlemeye devam ediyor, kömür karasına bulanmış elleriyle alnını sildikçe daha da kararıyordu, kavruluyordu kızgın ocağın karşısında. Neden konuşmadığımızın cevabına gelecek olursak, sanırım yaklaşık iki saat önce trene yeni bindiğimizde tanıştığımız Ahmet amcanın oğlunu uğruna şehit verdiği bu vatan topraklarında ilerleyen en acı ve gurur dolu yüreği olsa gerek. Ben diyecek bir söz bulamıyorum, sen diyecek bir söz bulamıyorsun ve bir direk daha geçiyor camın önünden. Aklına gelen kötü düşüncelerle savaştığını biliyor ve o savaşta kullanılan kılıçların birbirlerine her değdiklerinde çıkardıkları o çınlamayı duyabiliyorum. Tıpkı trenin raylarda çıkardığı ses gibi, yalın, tekdüze, ancak Ahmet amcanın yüreği gibi acılarla kuşatılmış. Seninle bu yolculuğu yapacağımız günün gelmesini ne kadar çok istediğimizi düşündükçe beynim de mızraklar saplanıyor insanların göğsüne verdiğim savaşta ve ben yalnızca ölüm feryatlarıyla seçmeye çalışıyorum dostu ya da düşmanı. Nasıl da heyecanlıydık biletler için sıranın bize geldiğini öğrendiğimizde. Artık bir deniz kıyısına gidebilir ve düşman tarafından kuşatılmış olan adalar için savaşabilirdik. Çoğu asker benim tersime eşlerini, hayat arkadaşlarını getirmek istemezler muharebe alanının yakınlarına, ancak benim eşim öyle kararlıydı ki benimle birlikte gelmek hususunda, sırf onunla birlikte gelmek için tren garında çalışan arkadaşımdan bir iyilik istemek mecburiyetinde kaldım. Epeyce seviyordum seni, ama sen beni sevebilecek miydin tıpkı makinist yardımcısı gibi elim yüzüm kapkara olunca baruttan dolayı. Bilirsin sevdiğim, ben mekanize birliklerde çalışıyorum ve yarın adaya yapılacak olan harekâta katılma zorunluluğum bulunmakta, “Devrim” adlı tankın komutanı olarak. İlk defa birlikte çalışacağım ve hiç tanımadığım 4 kişi ile birlikte. Sen nerede ve nasıl bekleyeceksin beni? Aklından çıkarabilecek misin? Kafanı kaldırıp yukarı baktığında gördüğün kusursuz mavisiyle sana gülümseyen gökyüzünü evimizde bıraktık. Burada yalnızca uçakların uçtuğu, vurulduğu, top mermilerinin yeryüzüne dalışa geçtiği bir gökyüzü var. Yola çıkmadan önce karargâhta edindiğim bilgiye göre, düşman on beş adamızdan on ikisini işgal etmiş vaziyette. Ben ise en büyük adaya, Yeşilada’ya taarruz edecek olan ikinci mekanize tugayının emrinde olacağım. Dakikalar trenden hızlı ilerlerken göz göze geldik seninle ve benimle birebir aynı şeyleri düşünemesen de – savaş tecrüben olmadığı için –  aynı endişeleri görebiliyordum gözlerinden etrafa saçılan kutsallıktan. Bu kutsallığın adı sevgidir, aşktır benim lügatimde. Seninkinde de öyle olmalı ki burada, benimle aynı trende, aynı kompartımanda yolculuk etmektesin benimle. Gitmekte olduğumuz öyle kötü bir yer ki sevgilim, insanın insana yapabileceği en kötü şeylerin tanığı olmakla kalmayacak, bu en kötü şeyleri yapan – yine insan yapımı bir makinanın – kontrolünü elinde bulunduran kişi olacağım. Lakin sen de biliyorsun ki normal şartlarda bir karıncayı bile incitmekten korkan ben, söz konusu Vatan toprağı olunca bambaşka bir yaratığa adeta bir canavara dönüşmekteyim. Benim o canavarlaşmış halimi görünce benden korkarsın diye ödüm kopuyor, ancak bilesin ki benim nefret edebileceğim tek şey düşman bile değil ancak ve ancak onun sahip olduğu, uğruna ölmeyi göze aldığı şeytani emelidir. Vatanıma göz koymuş birine nasıl olur da hoş geldin diyebilir ki zaten bir insan? Hele benim gibi bir vatanperverse… Şimdiden kendimi nefret ile donatmamın manası bulunmamakta. Bu yüzden senin gözlerinde kaybolmalıyım yanımdan akmakta olan çölden biraz olsun uzaklaşarak. Senin o güzel gözlerin olmasaydı eğer, yine böyle iyi bir adam mı olurdum ben? Yoksa çoktan dünyayı ele geçirmiş olan büyük ve kirli çarkın dişlilerinden biri olur çıkar mıydım? Bu konu üzerine çok derin düşüncelerim, cevabını neredeyse bin defa verdiğim esaslı sorularım olsa da bu günlüğü seni ne kadar çok sevdiğimi değil, bir askerin savaş öncesinde, sırasında ve sonrasında neler hissettiğini anlatmak için yazmaktayım. Bu sebeple cümlelerime sen diyerek değil Devrim diyerek başlamalı ve bitirmeliyim. Lütfen bu sebeple bana darılma ki darılmayacağını biliyorum – sebebini okur ilerleyen safhalarda daha iyi anlayacaktır -.

II

Asker nedir, kimdir? Ne işe yarar onca insan, sadece bir yük müdür devlete savaş olmadığı zamanlarda? Hepsini cevaplayacağım bu soruların hatta henüz sorulmamış olan soruların. Kısacası bildiğim bütün cevapları vereceğim size. Ama önce askerin ne olduğundan başlamak gerek, yoksa tüm cevaplar havada asılı kalacak ve akıllarımızda yer etmeyecektir.

Asker demek öyle muhterem bir şeydir ki, Türk Ulusunun varlığını kabul ettiğimiz gün Türk Askerinin varlığını kabul etmememiz mümkün değildir. Mümkün olan şey, tarihin bilinen en eski zamanlarından beri gerek kendisini hayatta tutmak, gerek ailesini hayatta tutmak gerekse de Vatan saydığı toprakları korumak uğruna olsun kendisini bu denli istekli ve hoşnut bir şekilde feda edebilen bir ordu henüz bilmemekteyim. Üstelik feda edebildiği gibi, tüm bu nedenler için yaşamasını da pekiyi başarmıştır. Kendisini, ailesini ve de topraklarını devrin imkân ve kabiliyeti doğrultusunda en üst seviyede geliştirmiş ve daima daha iyiyi hedeflemiştir. Diğer toplumlar için asker ne ifade eder, tam olarak kestiremiyorum. Ancak Türk Ordusu daima bu milletin bel kemiği, zora düştüğünde el uzatanı, zordan kurtaranı ve de ona daima sonsuz imkânlar sunan bir kahramanlar bütünü olmuştur. Türk Ordusunun kuruluşu olarak kabul edilen M.Ö. 209 yılından bu yana geçmiş olan 2228 yıl boyunca zaman zaman belli sebeplerle yenilgiye uğramış olsa da Muzaffer bir ordu olarak nam salmayı başarmış ve tıpkı ideal asker profili olarak düşmana korku dosta ise güven vermiştir. 2228 yıl önce benimle aynı isme sahip kutlu ve muzaffer Mete Han tarafından kurulan bu ordunun bir parçası olabilmek ne muhteşem bir duygudur sizlere bunu anlatmaya ne kelimelerim ne de fikirlerim el vermeyecektir. Lakin illa bir şey söylemem gerekiyorsa gönül ferahlığıyla ifade edebilirim ki, dünyaya tekrar gelme şansım olsa yine aynı ordunun bir parçası olmak istemem kaçınılmaz olacaktır.

Ben ki devasa büyüklükteki ve güçteki ordunun yalnızca bir subayı olarak üzerime düşen görevi en iyi şekilde yapmaya namusum ve şerefim üzerine ant içmiş bulunmakta ve bu ant sayesinde her an nefes alabilmekteyim.

Bütün bu anlattıklarım, anlatmaya çalıştıklarım yeterli olacaktır diye umuyor, askerin ne anlama geldiğini özellikle de Türk Askerinin ne anlama geldiğini ifade edebilmiş olmayı diliyorum.

III

Artık güneş batmış, dolunay ve yıldızlar ahenkle dans etmeye başlamışlardı usulca. Sen başını omzuma yaslamış, ayaklarını da yanımızdaki koltuğa boylu boyunca uzatmıştın. Ahmet amca iki durak önce inmişti, oğlunun na’şını bulmak ümidiyle yarın sabahı iple çekiyor olmalıydı. Artık gözüne uyku girmezdi bu gece. Dolunayın yüzüne vuran ışığı ne kadar da güzel anlatıyordu bana teninin beyazlığını, bir de saçlarının ipeksi dokusunu nasıl özleyecektim günlerce. Çelikten bir aracın içinde kafamı koyduğum her an soğuk metale saçlarının kokusunu duyarmış gibi derin derin nefes alacak, sanki düşman değil de saçların tarafından kuşatılmışçasına uyuyacaktım geceleri. Nasıl sarmış beni o ışk denen sarmaşık ve nasıl da üşümüyorum en soğuk gecelerde bile. Ah sevdiceğim, sen ki bir gelincik en yüksek yaylalarda, sen ki en güzel manzara seyrettiğim ve sen ki en güzel çiçek ne koklamasına ve de okşamasına doyamadığım… Bakamamak, dokunamamak sana günlerce belki de aylarca. İlk ayrılığımız değil bu seninle ancak son ayrılığımız olma ihtimali yok mu? İşte budur beni zehirleyen ve buydu işte meşhur – sevda – o hep anlatıp da bitiremedikleri şairlerin. Yarın sabah ayrılacağım senden ve gideceğim adalardan birine bir metal yığınının gürültüsü içinde. Senin sesin kulaklarımda yankılanacak her gece veda ederken söylediğin son sözlerinle ve ben dönüp bakamayacağım ardıma gözyaşlarımı görmeyesin diye – asker adam ağlamaz, ağlasa da belli etmez – diyen komutanlarım sayesinde.

IV

Ayrılığımızın on ikinci gününde tekrar kavuşabildim kâğıt ve kalemime. Benden haber alamadığın için ne kadar endişelendiğini bildiren mektuplarını daha henüz okudum. Öyle içli sözler seçmiş olmandan ötürü kızıyorum sana, ama elimden ne gelir ki? Yine sevgim ağır basıyor ve kendime kızıyorum, bu denli sevilecek bir adam olmadığımı bilmeme rağmen beni bu denli sevmene izin verdiğim için. Neyse sen bunları düşünüp de ayrıca üzülme şimdi.

Burada senin de tahmin edebileceğin ve haberini aldığın gibi her gün onlarca insan karışıyor toprağa, birbirleri ardına düşüyorlar yerlere bir daha kalkamamak üzere. Ben ise devasa paletlerle üzerinden geçiyorum bir an bile düşünmeksizin. Bazen yerde yatanlara da ateş açmak durumunda kalıyoruz, tamamen tedbir amaçlı yapıyor olsak da onlarca cansız bedene onlarca kurşun saplanıyor. Her sabah, öğlen ve akşam bir testere gibi çalışıyor paletlerimiz, gök gürültüsünden daha çok ses çıkaran 105’lik topumuz var bir de. Devasa bir savaş makinesinin içinde ben ve benimle birlikte aynı barutla pişen rutubetli havayı soluyan 4 nefer daha yaşam mücadelesi veriyordu. Lakin mücadele verdikleri yaşam kendi hayatları değil, binlerce yıllık tarihe sahip olan koca bir milletti.

Dün küçük bir tepeye taarruza kalktık, bizimle birlikte gelen 4 tank ve bize adeta kurtarıcı gözüyle bakan iki piyade takımıyla. Tepenin zirvesine yaklaşık 65 derecelik bir açı vermiş ağır ağır ilerliyorduk, piyadeler yaklaşık beşer metre arkamızdan geliyorlardı ki birden bir cayırtı koptu. Ön plakadan seken mermilerini duyuyor ancak etraf toz duman olduğu için hiçbir şey göremiyordum. Daha sonra “Devrim’de zayiat yoktur, durum bilgisi verin” dedim telsizle diğer tanklara. Fakat Kartal adlı tanktan bir bilgi gelmeyince artık 4 tank ile hücum etmek zorunda olduğumuzu anladım. Hücumu durdurmak istemiyorsak az önce fark etmiş bulunduğum anti-tank silahını etkisiz hale getirmeliydik. Bir kayıp daha vermemek adına piyadelere siper almalarını söyleyerek tam güç tepeye tırmanmaya devam ettik, açımızı 45’e düşürerek ve iki tank arası mesafeyi 15 metreden 35 metreye çıkararak. İlk atışı Doğu adlı tank yaptı ancak isabet etmedi. Peşi sıra diğer tanklarda atış yaptılar ve anti-tank silahını kullanan askerleri kuma sapladılar. Şimdi sıra bizdeydi işte. Askerlere iyice yaklaşıp nişancıya topu bırakmasını ve taret üzerindeki alev makinesine geçmesini emrettim. Bellerine kadar kuma saplanan askerleri yakmasını sanki sigaramın yanışını izler gibi rahat bir halde ve aynalı camların ardından, tankın içinden izledim.

Tepeyi güvene aldıktan sonra piyadeler tepedeki arama/tarama faaliyetlerine başladılar. Bu tepe önümüzdeki günlerde karargâh olmak üzere seçilmiş komutanlarımız tarafından. Tanktan dışarıya çıkıp bir sigara yaktığım ve az da olsun güneşi görebildiğim bir anda piyadelerden ikisi 16-17 yaşlarında bir düşman askerini yakalamış, ellerini bağlamış yerde sürükleyerek getirdiler. Çocuğun altın sarısı saçları ve yanaklarında çilleri vardı. Ona diz çökmesini ve gözlerini kapatmasını söyledim ve benim ülkemin topraklarında ne aradığını sordum. Ancak o cevap vermeden kasaturamı çoktan sol kulağının altından saplamıştım bile. Zaten cevabını merak etmiyor, bu yüzden de duymak istemiyordum. Kasaturamdaki kanı çocuğun altın sarısı saçlarına sildim ve kınına geri koydum…

Diyeceğim şudur ki sevdiceğim, ben bu savaştaki her şeyi unutsam bile asla eskiden tanıdığın bir adam olmayacağım. Bu sebeple senden bu hatadan bir an önce dönmeni ve bir cani ile bütün ömrünü geçiremeyeceğini kabul istiyorum. Beni affet, başka mektup yazmayacağım.

V

Sana mektup yazmayacak olmam maalesef ki tutacağım bu yazınlara engel olamıyor. Sanırım kendimi çaresiz hissettiğim her an bir sigarama sarılıyorum bir de kâğıt ve kaleme tabii bulabilirsem, sen gittikten sonra. Aslında gidenin ben olmasına rağmen senin gittiğini düşünmem sanırım seni unutmaya çalışan aklımın ve kalbimin bir oyunu bana. Meraklıları için belirtmek isterim ki buradaki herkes çok kötü, zaten bir savaşta bulunan askerlerin iyi olmaları nasıl beklenebilir ki? Kötü dediysem de hemen başka yerlere çekilmesin lütfen. Yalnızca ve yalnızca bedenen bitkin ve yaralı veya ölü olmalarını kastediyorum. Yoksa gerek düşman askerleri için olsun gerek ülkemin askerleri için olsun tereddütsüz bir şekilde söyleyebilirim ki kesinlikle kazanacaklarına inanıyorlar. İşte benim de anlayamadığım en önemli husus budur; bir insan bambaşka topraklarda henüz ne için savaştığını bile bilmediği halde nasıl bu kadar şehvetli olabiliyor? Sanırım tüm sebebi insanın yaratılışından kaynaklı açgözlülüğü… insan dediğimiz mahlukat bu durumu aşabilse dünyanın nasıl bir yer veya daha güzel bir ifadeyle bir cennet olabileceğini düşünmeden uyuyamıyorum geceleri. Sonrasında ise aklıma her gün üzerlerine bombalar, mermiler yağdırılması için emirler verdiğim düşman askerleri geliyor. Eğer bu savaştan sağ çıkarsam kazanmış olduğumuz zaferin mutluluğunu yaşamak bir yana mecburiyetten üzerlerinden geçerek bedenlerini ortadan ikiye bölmüş olduğum, bu vatan için korkusuzca can vermiş olan yiğitlerin, kahramanların yasını ancak tutabilirim. Ömrüm yeterse elbette… hiçbir zaman uzun bir hayatım olduğunu düşünmemiştim ancak ne mutlu olurum eğer bu tankın içerisinde, nişancım olan Ahmet ile, sürücüm olan Veli ile, yükleyicim olan Ali ve de elbette bizim göremediğimiz yerleri görmemizi sağlayan kulakları telsiz cızırtısından aşınan 18’lik delikanlı Rahmi ile birlikte can verebilirsem.  Bu koca metal yığınının bizim yuvamız ve de mezarımız olacağını kabul ederek her gün, durmadan katıldığımız savaşlardan fırsat buldukça, taretteki kapaktan kafamızı her çıkarışımızda sanki sevdiğimizin saçlarının dalgalanışını izler gibi hayranlıkla baktığımız 105’lik topumuzun, konuşmaya başladığında tüm silahları susturan, bazen bizim bile bir şey söylemeye cesaret bulamadığımız ağır makineli tüfeğimizin hayatımızın her anını sorgulamamıza neden olan bu savaş için ne anlamlara geldiğini keşfediyoruz. Rahmi dün gece bana neden bu kadar acımasız olduğumu sordu. Elimdeki yağı pantolonuma sildikten sonra bir sigara yaktım ve dedim ki, kimse benden daha acımasız değil çünkü.

VI

Bugün evimizin duvarında bir delik açtı düşman askerlerinden kahraman diye nitelendirebileceğim biri. Artık savaşta epey ilerlemiş ve ardı arkası kesilmeyen bombardımanlardan dolayı ayakta zor durabilen binaların güvenliğinin alınması için iki tabur piyadeyle birlikte bir taarruza başlamıştık. Bu sefer daha çok tankla başlatmıştık taarruzu ancak görüşümüz ve hareket kabiliyetimiz dar sokaklar sebebiyle epey kısıtlıydı. Şehrin en büyük meydanına varmak üzereyken o ana kadar orada olabileceğine ihtimal vermediğim bir düşman askeri, kanalizasyon kapağının altından bir roketatar ile belirdi. Ahmet’e ateş etmesini söylemem ile bir alev topunun yüzüme çarpması bir oldu. İçeride çıkan yangını söndürmeden evvel Ahmet, sol kolunun kopmasına aldırmamış, ateşe başlamıştı. Düşman askerinin bedenini delik deşik etmiş, etrafa da birkaç yüz adet mermi hediye etmişti. Piyade taburlarından bir asker kanalizasyon deliğinden içeriye bir el bombası atarken biz içerideki yangını söndürmüştük. Daha sonrasında tankın tamiri için geri dönmemiz gerekiyordu ancak son bir işim kaldığını söyleyerek personelime benimle birlikte tankın dışına çıkmalarını emrettim. Aramızda en kuvvetlimiz olan Veli’ye kanalizasyon deliğinden düşman askerini çıkarmasını emrettim ve bir sigara yaktım. O düşman askerine, Ahmet’in sol kolunu alan ve şuan onun geriye bu tankla değil de ambulansla dönmesine sebep olan bu adama neler yapacağımı hayal etmeden duramıyor ve ona olan sinirimden ellerim titriyordu. Sigaramı düşman askerinin kan dolu ağızının içerisinde yüzmekte olan diline bastım. Çünkü bedeninden geriye bir şey kaldığını ifade etmek için gerekli olan kelimeleri bulamıyorum. Çünkü ben ilk defa bir insan bedenini bu kadar iğrenç halde gördüm ve bir insana bunu yapanın benim gibi, bir insan olmasıydı. Belki de ilk defa kendimden ve içimdeki bu canavardan bu kadar çok tiksindim. Ardından tankı tamir etmek için yola çıktık ve yol boyunca kimse konuşmadı. Normal zamanlarda – normal zamanlar dediğim de yine bilmem kaç kişinin canına kıydığımız zamanlardı – durumun değerlendirmesini yapar, eğer bir hatamız varsa bunu anlamaya ve tekrar etmemek üzere planlar ve taktikler geliştirirdik. Ancak bugün kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Çünkü hiçbir zaman ölüme bu kadar yakın olduğumuzu hissetmemiş, hiçbir zaman evimizin bir alev topuna dönüşüne şahit olmamıştık. Evimizi bir alev topuna dönüşmüş olsa bile asla terk etmeyeceğimizi, terk edemeyeceğimizi anlamıştık. Bunu anlamam bana bu lanet – öncelerde vatan savunması derdim – savaşın asla bitmeyeceğini ve düşman olarak nitelendirdiğimiz bizden ten rengi farklı olan insanlar – canavarlar – asla tükenmeyecekti. Her gün yüzlercesinin ölümünü bizzat ben görüyordum, lakin onlar sanki mantar gibi yurdun dört bir tarafında belirmeye devam ediyordu. Şimdilik yalnızca Ahmet’in sol kolunu alabilmişlerdi bizden ve ben bir askerimin daha kılını zarar gelmesine katlanamayacak derecede delirmiş bulunmaktayım. Bazı sabahlar bir piyade olarak uyanmak istiyorum ki göğüs göğse çarpışabileyim ve içimde birikmiş olan tüm nefreti ve kini yalnızca bir adamı lime lime doğrayıp üniformasının ceplerine doldurabileyim. Artık geceleri uyuyamıyorum – düşman gelir korkusundan değil – kopan kolun benim olduğu durumların senaryolarını oynatmaktan. Keşke diyorum yalnızca…

VII

Ahmet gideli neredeyse bir ay oluyor ve biz hala bu savaşı bitirebilmiş değiliz. Ne kadar daha süreceği belli olmayan ve her saniyesinin sonsuz bir ıstırap olduğu bu günler geçtikten sonra normal hayatıma nasıl dönebilecektim ki ben? Daha önce de görmüştüm gazileri ancak onların gazi oldukları anlardan herhangi birine şahit olmamıştım. Ahmet, ah Ahmet, nelere sebep oldun içimde bir bilsen. Neler düşündüm senin kolun yüzünden, ne kadar üzüldüm bu gencecik yaşında koluna veda etmene. Lakin hiçbirinin hiçbir önemi olmadığını anlamaktı benim en çok canımı yakan. Umarım sen alışabilirsin normal bir hayata, çünkü ben hiçbir zaman alışamayacağıma inanmaya başladım. Belki de hiçbir zaman çıkmayacağım bu tankın içinden, hiçbirimiz çıkmayacağız senin dışında. Her ne kadar ıstırap dolu olsa da bu tankın içindeki günler belki de bundan sonra bizim için dünyadaki en güvenli yerdir yağ ve barut kokusuyla dolu bu metal yığını.

Elime her yeni harita geldiğinde biraz daha ilerlemiş olduğumuzu anlıyorum savaştan, ancak ya verdikleri bu haritalar çok küçük alanları gösteriyor ya da ben dünyayı çok büyük bir yer sanmaya başladım. Dünyanın dört bir yanından gelen düşmanlarla dolu bu adayı onlardan arındırmak nasıl olmuştu da bu kadar uzun sürebilmişti? Artık aklım almıyor birçok şeyi ve ben sanırım yavaştan delirmeye başladım. Fakat gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki artık çok daha özgür bir adamım ben, prangalarımı eskittim buralarda ve kurtuldum onlardan – eski eşyalar kullanmaktan nefret ettiğimi bilirsin sevgilim. Ah sevgilim, seni nasıl da görmek istiyor ve istemiyorum. Bu tuhaf hissi daha önce hiç tatmamıştım ve tam da bu yüzden açıklayamayacağım nasıl olduğunu ve bu hissin bana neleri hatırlattığını. Zaten çok zaman kaybettim bugün mektup yazmaya çalışarak. Yazamadığımı bir süre sonra anlayacaksın. Olsun, zaten yazsam da bir şey anlamayacaktın, en azından şimdi bir fikir oluşmuştur kafanda ne halde olduğumla alakalı. Çok düşünmemeni de şiddetle tavsiye etmekteyim, nedenine gelecek olursam, rahatlıkla söyleyebilirim ki ben artık tanıdığın, sevdiğin adam olmayabilirim. Hatta korkarım ki değilim. Ne zaman ne yapacağı belli olmayan, sanki şuurunu kaybetmiş gibi sürekli dengesiz hareketlerde bulunan, sık sık öfke patlamaları yaşayan ve üzülerek söylüyorum ki senin asla ve asla tahmin edemeyeceğin türlü lanetlerle esir alınmış durumdayım her ne kadar özgür olduğumu düşünsem de. Özgür olduğumu düşünerek vicdanımı rahatlatmaya çalışıyor da olabilirim, bütün yaptıklarımın sorumlusu olarak az önce anlatmaya çalıştığım o lanetleri de suçluyor olabilirim. Lakin şunu açıkça görebilirsin ki ben artık sağlıklı düşünebilen bir varlık olmamakla birlikte içinde bin bir çeşit hastalıklı düşünce taşıyan ve onlardan asla kurtulamayacak olan birisiyim. Sanıyorum ki artık senin için yalnızca birisi olmamın vakti geldi de geçiyor bile. Seni terk edeceğimi düşündükçe beni uğurlayışın ve sırf biraz daha yakın olmak adına kalkıp ta buralara, savaşın kalbinin dibinde yaşamaya çalışman geliyor aklıma. Kim bilir ne zorluklara katlanıyorsun haftalardır hatta aylardır, sırf bana daha yakın olmak uğruna, beni göremeyeceğini bile bile hem de. Büyük bir haksızlık yapıyor olmanın vicdani rahatsızlığıyla nasıl yaşarım bilemiyorum, ancak şundan eminim ki bu savaş bittikten sonra yaşayabileceğim bir hayat olmayacak.

VIII (Son Mektup)

Elveda diyerek bir mektuba başlamak ne kadar doğru olur bilemiyorum, ancak başka türlü başlayamayacağımı fark etmiş olmamdır beni bu yanlışa mecbur kılan. Şimdi senden sayfalarca özür dileyecek de olabilirim, kendimi haklı çıkarmaya çalışacağım envaı çeşit bahanelerle bu sayfaları dolduracak da. İşin aslı şudur ki yalnızca sebebini merak etmeyesin ve artık beni daha fazla beklemene gerek kalmadığını anlayabilesin diye yazmaktayım sana bu mektubu. Eğer günlüğüm eline geçerse – beni hala bekliyor olursan – senin de rahatlıkla tayin edebileceğin ruhsal değişikliklerim hatta bozukluklarım dolayısıyla bu kararı vermek zorunda kaldığımdır.

Gönlüm ve vicdanım ıstırap içindedir ve bundan asla kurtulamayacaklardır. En azından artık kendime – ben çok da önemli değilim aslında – sana, benimle aylardır bu tankta yaşayanlara, artık yaşamak zorunda olmayan Ahmet’e, hatta topraklarımıza saldıran düşman askerleri ve bitmek üzere olan savaşa ve savaş bittikten sonra beni görevlendirecekleri vatan toprağına ve evlatlarına daha fazla zarar vermek istememekte ve buna bu gece aylardır yuvam olarak gördüğüm tankın içinde son vereceğim. Bunu kendim yapacağım çünkü beni öldürmek için can atan düşman askerlerine bu fırsatı tanımak istemiyorum – onlar sevinmesin diye değil, şehadet şerbetine layık olamadığım için.

Şimdi yazacak olduğum satırların aynılarını günlüğüme de yazmış bulunmaktayım. “Ben ki uzun bir müddettir acılar içinde kıvranan, içinde bulunduğum Devrim adlı tankın komutanı, daha önce de günlüğümde belirttiğim Türk askeri profiline asla uyum sağlayamayan, layık olamayan henüz Yüzbaşı rütbesindeki aciz mahlûk hatta bir canavar olarak bugün hayatıma başta sevdiceğim ve vatanım olmak üzere tüm insanlığın ortak yararı doğrultusunda son vereceğim. Bu notu bırakmamdaki sebep ne kadar kirli bir zihnim ve kalbimin olduğunun anlaşılmasıdır. Ben görevimi yerine getirememekle birlikte bana verilen yetkileri kötüye kullanmış, mevcut durumun açıklarından şuursuzca faydalanmış, savaş adı altında birçok insanın hayatına acıma duygusundan yoksun bir şekilde çeşitli işkencelerle son vermiş, emrimde bulunan ve benden yardım bekleyen vatan evlatlarını defalarca yüzüstü bırakmış ve sevgili eşime bile yürekten, tertemiz bir sevgi ile bağlanamamış bulunmakta olduğumu keşfettiğim günden beri bu günü iple çekmekteydim. Sonunda bu mucizevi kurtuluş günü gelmiş ve tüm her şeyi kendimden kurtarmak şerefine erişmiş bulunmaktayım. Benim bedenim bu tank içerisinde çürüdükten sonra gözyaşı dökecek olanlara yegâne ve tek doğru olarak kabul ettiğim önerim o gözyaşlarını beni neden tanıyamadıkları için dökmeleri olacaktır. İçimde hüküm sürmekte olan canavarı zapt edemediğim için en başta kendi vicdanıma ve aklıma düşman kesildim. Ardından bunu göremeyen, benim ruhumun derinliklerinde bulunan canavarı gün yüzüne çıkaramamış olan herkese kırgınlığım ebedi olacaktır. Keşke demek istemiyor olsam da başka bir kelime tayin edememiş olmak beni üzmektedir. Keşke daha fazla kitap okumuş olsam ve uygun kelimeyi seçebilseydim. Lakin şartlar çok net bir şekilde ortadadır ki keşke diyebileceğim onsa şey içerisinde bu sorun listenin sonlarında yer almaktadır. Elveda diyerek başladığım mektubumu elveda diyerek bitiremeyeceğim. Bunun yerine bana yakışan şey olan, türlü türlü acılar yaşatmış olduğum insanları hiçe sayarak kendi hayatıma acısız bir şekilde son vereceğim. Bu notu ise asla pişman olduğumu dile getirerek bitirmeyeceğim. Sadece şunu söyleyebilirim ki benim tek dileğim her şeyden önce iyi bir insan olabilmekti.”

Canavar” için 2 yorum

  1. Tüylerim diken diken oldu 😦 Keşke bende şu an bunu okuduktan sonraki düşüncelerimi nasıl ifade edeceğimi bilebilseydim.

    Liked by 1 kişi

  2. İçeriğini bilmiyordum yazının. Çanakkale Şehitlerimizi andığımız gün bu yazıyı okumam bana da sürpriz oldu. Farklı hissiyatlar içindeyim, Ahmet’e mi üzüleyim, geride kalan bir eş’e mi, yoksa Devrim’in son şahitlik ettiği olayın, içinde yankılanan 1 el silah sesi olmasına mı?

    Liked by 1 kişi

Esra için bir cevap yazın Cevabı iptal et