Bir gün yine şikayet etmiştim sana hatırlarsan, ne kadar uzun zamandır kendimi tükenmiş hissettiğimden. Her şeyden o kadar çok şikayet edebiliyorum ki bazen sen bundan şikayet etsen sana ancak “en doğal hakkı” şeklinde bir tepki verebilirim sanırım. Sanırım, tükenmiş olmak ile tükenmiş hissetmek arasında bir fark var. Sen bu farkın keşfedebidin mi bilmiyorum ama ben yirmi iki yaşıma kadar bu durumun farkında değildim. Neyse ki ödül mü yoksa ceza mı olduğunu henüz anlayamadığım bir düşünce gücüne sahibim ve bu farkın ne olduğunu keşfetmem yalnızca bir yıl sürdü. Birazdan anlatacak olduğum hikaye benim tarafımdan yazılmış olmasına rağmen bana ait olmayan bir hikayedir. Yine birilerini delicesine gözlemledim ve inceledim anlayacağın. İki elin hikayesi bu, sağ ve sol kolumuzda bulunan, bu sebeple herkese ait bir hikaye olduğu söylenebilir, ama benim değil. Yine ve yine bir hikayemin baş kahramanı bir adam olacak, bunun için kadınların hepsinden özür diliyorum. Her ne kadar insanları iyi anladığımı ve analiz edebilen biri olduğumu düşünmeme rağmen kadınları anlayabilen biri olamadım hiçbir zaman, bunun için de hayatımdaki tüm kadınlardan özür diliyorum. Çok uzattım bir kez daha, hikayeye başlasam iyi olacak sanırım “bir adam varmış…” diye.
Bir adam varmış, iki kolu, iki eli, iki gözü ve burnu varmış herkes gibi. Orhan Veli gibi, bir sirk hayvanı falan değilmiş. Bu adam nesneleri adlandırmayı çok severmiş, bu nesneler vücudundaki uzuvlar veya organlar olsa bile. Bu sebeple kollarını, ellerini, gözlerini, kulaklarını ve ayaklarını sarımsak ve soğan olarak nitelemiş hatta bir dönem hızını alamayıp burnunu da enginar ile nitelemeye kalkmış. Dolayısıyla her yerinde sarımsak, soğan ile gezen ve yüzünün tam ortasında enginar taşıyan bir adammış bu, şimdi biraz daha sirk hayvanına benzemeye başladı sanırım. Neden bu sıfatları hatta kendisine göre bu isimleri seçtiğine gelecek olursak, enginar en sevdiği bitkiymiş bu adamın, soğanları pek sevdiği ve sarımsağa bayıldığı için bu isimleri vermiş. Yani çok sevdiği tarafında bulunan organlarına sarımsak derken daha az sevdiği tarafındaki organlarına soğan demeyi seçmiş, enginarı da anlatmama gerek yok sanırım. Bütün işlerini, özellikle de yapmaktan en çok keyif aldığı şeyleri sarımsaklarıyla yapan bu adam, üzerine bir enginar koyarak her eserini tamamladığna inanırmış. Bir gün başına gelen talihsiz bir olay sebebiyle enginarını bir süreliğine de olsa kaybeden bu adam, çok hırslanmış. Bir süre için bile olsa kimse veya hiçbir şey ondan enginarını alamazdı çünkü. Her zaman çalıştığından iki kat daha fazla çalışmaya başlayan bu adam, sarımsakları gibi olmadığı için soğanlarını sürekli azarlamaya başlamış. Çünkü eğer onlar da sarımsakları gibi becerikli olsalardı iki kat çalıştığı zaman iki kat iş yapması gerekirdi, ancak onlar o kadar becerikli olmadıkları için yalnızca sekiz dilimlik bir pizzanın beş dilimi kadar iş yapabiliyormuş. Bunca hırstan soğanları çok gücenen adam, onlar tarafından terk edildiğinde ise, hayata küsmüş ve başlamış etrafta “tükendim” diyerek gezmeye. Kendisi bu durumun farkına kaç yaşında varmış bilmiyorum ama benden daha genç olduğunu bildiğim bu adam, soğanlarının onu terk etmesinden öyle etkilenmiş ki sarımsaklarını bırak çalıştırmayı onların nasıl olduğunu sormayı bile unutmuş. Zaman içerisinde her zaman daha çok sevilmeye alışkın olan sarımsaklar bu duruma daha fazla dayanamayarak adamı terk etmişler. Çünkü onlar yalnızca daha çok sevilen olarak var olabilirler ve ancak onları daha çok seven kişiye hizmet edebilirlermiş. Enginarı yakın zamanda geri dönecek olsa da sarımsakların ve soğan kaybından deliye dönen adam, gördüğü bir taşın üzerine oturup dinlenerek bir gün geri gelecekleri günü beklemeye başlamış. Yemek yemeden, su bile içmeden günlerce oturmuş aynı taşın üzerinde. Sonra taşın uğursuz olduğuna karar verip daha şanslı bir taş aramaya koyulmuş etrafta. Ancak hangi taşı seçmeye kalksa, onun doğru taş olduğuna inanmak istememiş. Binlerce kilometre uzaklarda bulunan diyarlara gitmiş, milyonlarca taş görmüş dünyanın en şanslı taşı olabilecek, ancak hiçbirinin sarımsaklarını ve soğanlarını geri getirebilecek kadar şanslı olduğuna inandıramamış kendisini. Bir gün gerçekten bitap düştüğünde bir taşın üzerine oturup dinlenmeye karar vermiş, her ne kadar onun dünyadaki en uğursuz ikinci taş olduğunu düşünse de. Çünkü bu kadar yorulduğu, bitkin düştüğü bir anda ortaya çıkan bir taş asla şanslı taş olamazdı. Dinlenirken yolculuğunu ve yorgunluğu düşünmüş.
Okuyucuların arasından biri, şu an üzerine oturmakta olduğu taşın dünyanın en şanslı taşı olduğunu, dolayısıyla sarımsakların ve soğanların birazdan çıkageleceğini düşünebilir. Eğer bu hikaye gerçek hayattan uyarlanmak yerine bir hayalgücünden ibaret olsaydı, böyle bir son gerçekten çok güzel olabilirdi. Lakin bu taş dünyanın en şanslı taşı değil, yani sarımsaklar ve soğanlar henüz ortada yoklar.
Bütün bu yorgunluğuna sebep olan sarımsaklarını ve soğanlarını düşünen adam, onlara kızmaya başlamış, çünkü yalnızca ve yalnızca onlar yüzünden şu an bu halde dünyanın en şanssız ikinci taşı üzerinde oturmaya mecbur kılındığını düşünmektedir. Lakin yorgunluğunu bitmek tükenmez bir girdaba dönüşmesi dolayısıyla sarımsak ve soğanlarına küfürler yağdırmaya başlamış, onlara lanetler okumuş. Bir daha asla yoluna devam edemeyeceğini ve sarımsaklarını ve soğanlarını asla bulamayacağını düşündürtecek kadar zaman geçtiğinde ise kendisine kızmaya başlamış. Ne diye onlara bu kadar değer verdiğini, ne diye onları bu kadar vazgeçilmez kılmıştı ki? Olacağı buydu işte, hayatındaki her şey ve herkes gibi, elbet bir gün onlar da çekip gideceklerdi ve onu dünyanın en uğursuz iki taşıyla tanışmasına sebep olacaklardı. En azından enginarım yakında dönecek diye ve yüreğindeki temiz duygular aracılığıyla lanetlenmiş olduğunu düşünen bu adamın hikayesi enginarın geri dönmesi ile sonuçlanmıştır. Soğanları ve sarımsakları beline dolamış ortalıklarda dolaşan enginarın artık bu adama ihtiyacı yoktur. Tıpkı o adamın da onlara ihtiyacının olmadığı gibi, çünkü adam artık tükenmiştir. Ne soğanlarını, ne sarımsaklarını ne de enginarı artık umursamamaktadır, diğer bütün şeyleri ise umursamayı zaten çok uzun zaman önce bırakmıştır. Adam artık ayağa kalkabilir ve gidip yerine yatabilir. Çünkü elinde kalan son şeyi, yani dünyanın en uğursuz ikinci taşını da koca bir hiçliğin ortasında bırakabilecek kadar tükenmiştir.
Bu hikayeden çıkarmamız gereken şeyleri açıklamaya gelirsek eğer, sana söyleyebileceğim tonlarca şey bulunmasına rağmen ben birkaç cümle ile özetlemeyi düşünüyorum bütün hepsini. Sebebini sormaya kalkma, “yoksa tükenmiş hissediyorum” cevabını yersin alnının ortasına.
Yalnızca;
Unutma okuyucu, senin soğanların, sarımsakların veya enginarın olmadığını, çünkü dünyanın en uğursuz taşına veya en uğursuz ikinci taşına bile sahip olmadığını,
Henüz yerine gidip yatmadığın için tükenmiş değil, tükenmiş hissediyor olduğunu ve bu gayet normal çünkü hiçliğin içerisindeki her şey birer hiçtir – o da bir hiç olmayı başarabilirsen,
Senin sarımsakların ve soğanların hatta kocaman bir enginarın olsa bile, onların asla birbirinin yerini tutmayacağını,
Ve son olarak bu hikayenin senin hikayen olmadığını bilmeni ve bu hikayenin asla senin olmasına izin vermemen gerektiğini bilmelisin.
Çünkü bu tarz hikayeler tükenebilen insanlar için değildir, aksine tükenmiş insanlar içindir. Sen ise bir tükenmez kalemsin, dünyada sana tükenmiş hissettiğini unutturacak binlerce hiç var, birini yakala ensesinden ve sarımsakların, soğanların hatta enginarın kazanmasına asla izin verme. Senin bir hikayen değil, bir hayatın olsun, yani hayal edilebilen, uyarlanabilen değil, sadece yaşanabilir olsun.


Ben bir tükenmez kalemim, dünyada bana tükenmiş hissettiğimi unutturacak onca hiç’i yakalayıp sarımsak ve soğanların hatta enginarların kazanmasına asla izin vermeyeceğim.
Sizin de kaleminiz hiç tükenmesinki bu değerli satırlarınızı okurlarınızla paylaşmaya devam edebilin. Başarılar.. 🙂
BeğenLiked by 1 kişi
Çok teşekkür ediyorum 🙂
BeğenLiked by 1 kişi
O taşın şanslı taş olduğunu düşünmüştüm gerçekten 😦
BeğenLiked by 1 kişi
Rica ediyorum 🙂
BeğenBeğen