Zaman

Uzunca bir süredir oturmaktaydım masamda. Güneş ne zaman bulunduğum şehri terk etti, onu bile hatırlamıyorum. Lambalarım kapalı, aklımda tek bir fikir, tek bir çıkış yolu bulunmamakta. Böyle durumlarda hep yaptığım gibi…

Sana sesleniyorum zaman, sana sesleniyorum, göremediğim, tadamadığım, dokunmadığım, hızlandıramadığım, yavaşlatamadığım, özel bir çaba göstermeme rağmen hissedemediğim, alçak, hain, ikiyüzlü, pislik… sana sesleniyorum, senden büsbütün ayrıyken senin büsbütün içinden, tam kalbinden sana sesleniyorum, haşare, aşağılık imbik… ve yine sana sesleniyorum, güneşimin, gecemin, harikulade anılarımın, parıl parıl parlayan dişlerimin, simsiyah saçlarımın, hayallerimin, çocukluğumun, gençliğimin, katili, hırsızı, üçkağıtçı, dolandırıcı… sana sesleniyorum, tam olarak ve tam anlamıyla sana, ne eksik, ne fazla, ne tam vaktinde, ne erken, ne de geç kalmış bir şekilde, sana sesleniyorum, iblis, kafir, cahil, vahşi… sana sesleniyorum, yine, yine ve yeniden, yarınlarımın, hayallerimin, cehennemi, kerhan sana sesleniyorum… ben sana sesleniyorum, ben, bednam sahibi, bedbaht, divane, maşukluktan azade, harabe, zelil…

Yüreğimden fışkıran haykırışlarımı kimse duymayınca – kimse duymasın diye onca çabama rağmen bu duruma içten içe sinirlenmiştim – kapıyı çarpıp çıktım odamdan, masamı bıraktım ardımda gözü yaşlı – arkamdan ağlayacak olan yegane varlık, ah bir de gözleri olsaydı. Karanlık sokaklardan birinden çıkıp diğerine sapıyordum durmaksızın, ayaklarım titreyene, oturmak isteği boğazıma sarılıncaya dek bırakmadım yürümeyi. Bir adım dahi atacak halim kalmadı diye çığlık atacağım her anda bir adım daha atarak… nereye vardım, nerelerden geçtim, kimlere rastladım, birilerine rastladım mı, hangi köpekler havladı arkamdan, hangi ışıklar davet etti gölgemi önüme arkama, hiçbirini bilmeksizin, fark etmeksizin. Hala daha bilmiyorum nerede olduğumu, ancak tarif edeyim sana kahrolası. Sinlerden birindeyim, benim dünyam burası, benim gibi binlercesi, yüzbinlercesi vardır burada, ağzımızı kapatmak için bir süre yıldızlarla donatılır masamız, bir süre de güneşle – lakin sarhoş olunca açılır böyle ağzımız, ne geldiyse ağzımıza, düşer ayaklarımızın dibine, yalınayak gezmesin kimsecikler diye. Ellerimiz üşüse masanın altına sokarız, bacaklarımızın arasına, terlerse de havaya kaldırır sallarız acımasızca, kulaklarımız kıpkırmızı. Tüm özel eşyalarımız hazır ve nazırdır bu kabirlerde – gökyüzümüz bile. Bir senden kurtulmak uğruna didinip dururuz, seni geçmeye çalışanlarımız olur, çok geride kaldığını düşünüp pes edenlerimiz de, bu yüzden, en hızlı koşu ayakkabılarımız da vardır kafataslarımıza gömülü, o ayakkabıları kesmek, parçalamak için de demirden parmaklarımız tonlarca. Nefes alabilelim diye üzerimizde ormanlar taşırız, ancak insanoğlu işte, sevmez yeşili, keser dururuz yeşerdikçe, başka yaşamlar istemeyiz sana esir olacak. Esirlerinden birinin durumunu öğrendiğin için gözüne sokabilirsin bu itiraflarımı, o konuştu bakın, siz de konuşun dersin. Merak buyurmayasın, onlar da konuşurlar, kafanı ütülerler yakında, içimizdeki ocak bu yüzden var, biliyorsun. Ah o ocağa bir kap su dökebilseydim keşke, hep onun yüzündendir sana köle olarak satılışımız, oradan oraya sürüklenmiş olmamıza rağmen hep aynı yerde tükenişimiz. Senden ne geldiyse kötü geldi bana, bu yüzden yüz çevirdim senden, bu yüzden seslenirim sana böyle durumlarda, her sabah ve akşam, her an ve anımda, her hayalimde ve her fikrimde.

Beni affetmeye kalkma, daha ağırını ederim sözlerin, şerefine dokunur – varsa – utanır sıkılır, kölelerinin ocağına bir odun, bir parça kömür dahi atamaz hale gelirsin. Ben diğerleri gibi değilim, pes etmem seninle savaşırken, ben hepsinden daha kötüyüm, daha bir harap, daha bir deli, daha bir mutluluktan azade, daha bir korkak, daha bir insanlıkdışı… Ben ki, başdüşmanın, sana sesleniyorum her sabah ve akşam, ben ki kulakları sağır, gözleri âmâ, ocağı tüten harlıca, körüklenen ve köpüklenen dalgaların savaşçısı, yüreğimin her yerinden sana sesleniyorum, cehaletin tam ortasında yüz çeviriyorum senden, yüzüne tükürüyorum kafanı her kaldırdığında, mevcudiyetimin her zerresiyle lanetliyorum seni, beni lanetlediğin gibi, aşağılıkça, onursuzca, şuursuzca, acımasızca, haince, sinsice, vahşice…

Zaman” için 21 yorum

  1. Şunu söyleyebilirim ki siz diğerleri gibi değilsiniz gerçekten de. Bu yazınızı yazarken zamana başkaldırıyorsunuz, onunla kafa buluyorsunuz inanıyorum ki zaman sizi değil siz zamanı yeneceksiniz. Galip sizsiniz fakat keşke zamana galip gelirken onu yok etme şansınız da olsa. Birazını kendim için isteyebilirdim 🙂

    Liked by 1 kişi

    1. Düşmanlar veya rakipler yok etmek için değil; yenmek, yenişmek içindirler. Bu sebeple umarım asla yok etmem hiçbir şeyi – zamanı bile – ki sonsuza dek galip gelebilsin iyilik, sevgi, sanat ve insan olmak.

      Beğen

  2. Kerhan ve bednam? Her gün yeni bir şey öğrenmeyi severim. 2 yeni kelime kattınız sözlüğüme, teşekkür ederim 🙂

    Liked by 1 kişi

  3. Size bir soru sevgili başyazar; zamana hükmedebiliyorsunuz ancak tek hakkınız var en çok hangi an’ınızı değiştirmek isterdiniz?

    Liked by 1 kişi

  4. Başlığı okuyunca çok ilgimi çekmedi ama yine de girmişken okuyayım dedim iyi ki de okumuşum. Zaman konusunda yazılan en akıcı ve gerçekçi yazı diyebilirim. Diğer yazılarınızı da okumaya teşvik etti bu yazı beni, başarılarınızın devamını dilerim 🙏

    Liked by 1 kişi

  5. Gerçi evet yok edince bir anlamı kalmazdı zaten değil mi.
    Umarım -zamana rağmen- sonsuza kadar galip gelebilir iyilik, sanat sevgi en çok da insan olmak..

    Liked by 1 kişi

  6. Doğduğunuz anı doğmayarak mı değiştirirdiniz?
    (Bendeki de soru, o an fazla bir seçeneğiniz olmazdı sanırım bunun dışında :/ )

    Liked by 1 kişi

Zerdaligözlü için bir cevap yazın Cevabı iptal et