İçimdeki haykırışlara dur diyemiyorum. Zihnimin kontrolünü kaybettiğimde bu günlerin de geleceğini biliyordum, lakin bu kadar kısa sürede olacağını aklımın ucundan bile geçirmemiştim. En azından birkaç yıl daha vaktim olduğuna ikna etmiştim kendimi, zaten onu da kontrolünü kaybettiğim aklımla yapmıştım. Neden doğru bir tahmin olmadığını şimdi daha iyi anlıyorum ya da anladığımı sanıyorum. Kontrol altında tutmak zorunda olduğum, hatta bir çoğunu başarıyla kontrol altında tuttuğum bunca konu varken kaybetmeye kendi zihnimden başlamam da ironik elbette. Kendime olan isyanım beni baştan çıkarıyor, her şeye dur diyebileceğimi, kontrol altında tutmaya çalıştığım her şeyi bir kenara bırakabileceğimi söylüyor. Her zamanki düsturum olan “pes etmemek” artık o kadar da cazip görünmüyor, fakat böyle zamanlarda kontrolü sağlamayı başarırsam bir daha herhangi bir engelin beni yenemeyeceğinin de farkındayım. Bu inanılmaz paradoks yüzünden kararsızlık girdabında demir atmam işe yaramıyor, ne içeri girmeye ne de dışarı çıkmaya çalışmadığım için, ağır adımlarla dibi boylamak üzere dönmeye devam ediyorum. Dünya dönüyor, ben dönüyorum. Ben döndükçe başım dönüyor, ağırlığı yüzünden yalpalıyorum. Artık kilom sorulduğunda neredeyse başımın da dahil olup olmadığını soracağım karşımdakine, ancak utanıyorum, çünkü beni anlamayacak.
O kadar olağandır ki fikirlerimin keskin kokusu yüzünde her girişimde bir yere, bakışların bana çevrilmeme ihtimali olmamasına rağmen insanların çürümüş kokuları yüzünden fark edilmiyorum. İnsanın dışı çürüyünce yaşlı bir insan oluyor, bunu biliyorum. Peki içi çürüyünce ortaya çıkan mahlukata ne demeli, işte onu bilmiyorum. İnsan dediğimiz varlık içindeki kıymetli madenleri koruyamaz, güzelim değerlerini başkalarının işlemesi için ham halde satışa sunarsa, nitelikli dolandırıcılığın kurbanı olmaması mümkün değildir. Birçok şirket misali insanlar üzerinde madenciliğe girişmiş olan kötü insanlar, madenlerin çok ucuza gittiği anlaşılmasın, onların yokluğu hiçbir zaman hissedilmesin diye çıkardıkları madenlerin yerine kıymetsiz malzemeler doldururlar. Kıymetsiz malzemeler, her beşeri madde gibi zamanla bozulup insanın içinde rahatsızlık verecek derecede çürümeye başlayınca insan bir şeylerin ters gittiğini anlar, ancak tam da o sırada devreye giren, Paris’ten ithal edilmiş kusursuz parfümlerin yerini tutan çeşit çeşit oyuncaklarla insanı uyuştururlar. Bu parfümlerin aroması kimileri için yeni bir ev olur, kimileri için yüksek makamlarda bir memuriyet olur, kimileri içinse gerdanlarından hiç ayırmayacakları, tıpkı içlerinden sökülen madenleri andıran değerli bir mücevher olur. Dolayısıyla insan inanır ki içte taşımaya gerek yoktur bu güzel madenleri, boynumda gezdirebilir – böylece herkesin görmesi için sergileyebilir – veya içinde yaşayabileceğim güzel bir yuvaya dönüştürebilirim. Bu karara vardığında insan parfümlerin etkisine ihtiyacı kalmaz, içine yerleştirilmiş olan adi malzemelerin kokusuna alışmıştır artık, çürümüşlük içine işlemiştir. Haliyle de benim fikirlerimin keskin kokusunun farkına varamaz, çünkü kendi kokusunun esiri olmuştur.
Benim gibi keskin kokulu fikirlere sahip olan kişilerin çoğu zaman boyunlarında taşıyabilecekleri bir gerdanları veya içinde yaşayabileceği güzel bir yuvaları olmaz. Mevcut oran gereği benim gibi kimseler o güzel yuvayı paylaşacak çürük kokusundan arınmış birini bulamaz. Bu basit hesabı yapmak için alim olmaya gerek yoktur veya yazdıklarımı anlayabilmek için, ama ucuz fiyatlar karşılığında satılmamış olan en az bir maden damarına ihtiyaç vardır içimizin derinliklerine inen. Bir kişi henüz asimile edilemediyse edepsiz madenciler tarafından, bir sonraki paragrafta yazdıklarımı okuduğunda vahşete kapılacaktır. Çünkü en güçlü madenlerden biri olan “empati” madeninde bir meşale yakacağım. Ancak korkulacağı üzere niyetim bu madeni ateşe vermek değil – kıskançlığımdan – o kişinin içindeki cevheri gözlerinin daha iyi seçmesini sağlamaktır.
Bir meşaleyi tutuşturmak için, yani bu iş ateşimizi büyütmek için de olsa cüzi miktarda ateşe ihtiyaç duyarız. Bu durumda kibrit insanoğlunun damarlarında dolaşmakta olan akyuvarlar olacak, çünkü dışarıdan gelen veya içeride ortaya çıkan bütün düşmanlara karşı daimi müttefikleri onlardır. Kayda değer sayılan ve okumuş olduğumuz her kitaptan edindiğimiz, ailemizin evinde yaşadığımız dönemde öğrendiğimiz her kelime, her tutum ve değer birer akyuvar olarak vücudumuzun her yerinde madencilerin kazımalarına, dinamitlerine karşı amansız bir savaş verir, kazım alanının asıl sahibi olan insan buna canı gönülden izin veriyor olsa dahi. Meşale ile tanıştığımıza göre “empati” madenine doğru ilerlemeye başlayabiliriz. Öyle bir yer düşünün ki, az önce anlattığım çürümüşlüğün kokusuyla her sabah öğürerek uyandığım, her gece uyumadan önce boğazımı kesmek istercesine öksürürken yorgunluk sebebiyle uykuya daldığım, yemeğimi bile sindirmeden kusarak dışarı atmak zorunda olduğum, keskin fikirli insanların adeta toplama kamplarında esir edilmişler gibi hiçbir yerde herhangi biriyle karşılaşmadığım, hayatında bir kere bile kitap yüzü hatta aile terbiyesi görmemiş insanları arasında dolaşmaya mahkum edildiğim, son ve en acısı olaraksa keskin fikirlerimin fark edilmesini istediğim kadar fark edilince başlarına geleceklerden çekindiğim için fark edilmemelerini istediğim, aşağılık, kokuşmuş ve tüm insan bedenlerinin içinin işe yaramaz, kıymetsiz yapay kıymetlerle doldurulduğu, yaşamak zorunda olduğum dünya olsun. Belki okurken asimile edilenlerden olmayı dileyeceksiniz, sırf benim katlanmak zorunda olduğum dünyanın farkına bile varmamış olmak için. Fakat bir keskin fikir bir kere yerleştiyse zihninize, benim gibi kontrolünüzü kaybedene kadar onu muhafaza etmek ister ve onun uğruna savaşmaktan haz duyarsınız.
Asimilasyon mağdurlarına veya gönüllülerine diyecek pek bir şeyim yok, lakin benim gibi kimseler hala mevcutsa bu aşağılık düzende, onlara yalvarırım ki fikirlerini bilesinler, kontrollerini tam olarak kaybetmeden önce. Çünkü en zalim kişiler bir zamanlar zulme maruz bırakılanlardan çıkar ve fikirlerin keskin kokusunun bizde olması gibi bir gün elimizdeki kılıcın keskin tarafı da benim ve benim gibilerin elinde olursa, yepyeni bir dünya, bir düzen yaratmaya muvaffak olabiliriz. Dileğim odur ki, bu güzel dünyanın üzerindeki her canlı çürüse de en azından dünya taze ve keskin kokusunu korumayı başarsın ve çürüyen her şeyden bir silkelenişle kurtarsın kendisini. Merhamet ancak mazlumlara gösterildiğinde kıymetli olur, hainlere ve yüreğinde zerre kıymetli maden kalmamış ucuz tüccarlara gösterildiğinde felakete davetiye göndermekten başka bir işe yaramaz.
Bir gün uyandığımda keskin fikrimin kokusundan başka bir keskin fikir kokusu almak umuduyla yaşadığım bu dünyada bedenimin kontrolünü kaybettiğimi belirtmiştim. Şimdi neden zihnimin ve bedenimin benden kontrolü aldıklarını daha iyi anlıyor veya anladığımı sanıyorum, benim başaramadığımı anladılar. Pes ediyor değilim, lakin kontrolsüzce de denemekten ne zarar gelir?


Keskin fikirleriniz içinizdeki el değmemiş, çürememiş madenlerinizi halâ törpülüyor ki pes etmemişsiniz ve kontrol hala sizde. Fakat bir de kontrolsüzce deneyin ki boyunlarda sergilenen o pahalı ama çürümüş madenler yerine içinizdeki madenin değerini bir kez daha keşfedebilin. Belki o zaman bedeniniz ve zihniniz neden başaramayaşınıza kılıf uydurmak zorunda kalmaz.
(Yorum yapmak için yapmadım, yazınızı 2 defa okudum ama kendi yazdıklarımdan da hiçbir şey anlamadım.)
BeğenBeğen
Evet dışı çürüyene yaşlı denir, içi çürüyene de Türk genci bence.
BeğenLiked by 1 kişi
Biraz sert bir eleştiri, ancak yine de yorumunuz için teşekkürler.
BeğenLiked by 1 kişi
Anlaşıldığımı hissettim. Çarpıcı gerçekler ve çarpıcı bir dil… Kaleminize ve ‘zihninize’ sağlık.
BeğenLiked by 1 kişi
Müteşekkirim 🙏🏻
BeğenLiked by 1 kişi