Ömür

“Vay arkadaş” dedim, ne kadar uzun zaman olmuş buralara geri dönmeyeli, yüreğimin derinlerine inince. Gidişimin üzerinden ne kadar zaman geçtiğini hesaplayan matematik sevdalılarını bir kenara bırakarak; gidip de neler yaptığımdan, gittiğimden bu yana nelerin değiştiğinden bahsetmeyi ne kadar istediğimi tahmin edemezsiniz. Lakin ben yine – sizin de hiç şaşırmayacağınız şekilde – ne bir şeyler anlatacak mecali kendimde bulabiliyorum ne de vuku bulmuş olaylardan veya değişen durumlardan herhangi biri en ufak bir isteğe sahip anlatılmak için. Bana en yoğun duygularımı hissettiren şarkılardan birini açmış, kulaklığıma sevk etmiş ve sürekli tekrarda dinleyip duruyorum yine. Gönül isterdi ki bu gelişim öncekilerden çok farklı olsun, fakat çok da değişeceğe benzemiyor – bunu yalnızca hayatımın gidişatı dolayısıyla da söylemiyorum, maalesef.

Mesela, ilkokul sıralarındayken henüz, açık uçlu bir sınav sorusunu çözdüğünüzde yanlış cevaba ulaşmış olmanıza rağmen, o sorudan güzel bir puan almışlığınız olmuştur illa ki. Keşke hayat da bu şekilde olsaydı diyorum sıkça kendime ve aklımdaki deli düşüncelere. Oğuz Atay’ın tabloyu asamadığı gibi hiç yaşayamaması durumu biraz daha farklı görünürdü belki gözümüze, biraz daha farklı yer ederdi belki hatıralarımızda. En azından “denedik be dostum(!)” diyebilmek için mi çektiğimiz bunca çile? Bunu çile olarak adlandıran tek kişi de ben değilim, biliyorum; çünkü bu hayattan gerçekten keyif alan insanlar da bulunmakta – onları gerçek anlamda kıskanıyorum, delicesine. Bu kıskançlığımın da yersiz olduğunu çok iyi biliyorum; çünkü bu güzel, keyif veren yaşayış ancak algılama düzeyinin düşük olduğu zamanlarda mümkün olabiliyor – asılsız iddialarımdan, iftiralarımdan biri sadece, deli saçması. Mutlu insanlar tarafından açılmış sayısız davanın sanığı olmak beni daha mutsuz kılmaktan, “kendin mutlu değilsin diye herkesi mutsuz kılmak zorunda değilsin” diyerek kendime çıkışmamdan başka bir işe yaramayacaktır. Yani anlayacağınız; kıskançlığımın yersiz olmasının sebebi insanların algı düzeylerinin düşük olması değil, benim daha mutsuz olma ihtimalinden çekiniyor olmam – ama ne çekince…

Durum böyle olunca da insan ne yapacağını, ne düşüneceğini ve saire bilemiyor tabii. Ben biliyorum diyerek harika bir çıkış yapıp muazzam bir gösteri yapabilirdim sizlere burada, birbirinden süslü kelimeler, başı dik sesleniş ve meydan okumalarla; ancak, ben bu aşamaları geçeli birkaç yüzyıl oluyor sanırım. Kaçıncı ömrümü yaşadığımı – reenkarnasyon? – tahmin edemiyorum, durmaksızın düşünmeme, sorgulamama rağmen. Kaç ömür tükettim, kaç dirsek çürüttüm birbirinden kötü şartlara sahip eğitim-öğretim yıllarımda; kaç gençlik feda ettim bilmem kaç güzel kız uğruna, kaç çocukluk verdim ailevi sorumlarıma… hiç birini bilmiyor, hatta tahmin dahi edemiyorum. Emin olduğum tek şey; bir insan ömrüne bunca yaşanmışlığın, yaşanamamışlığın, kursakta kalmışlığın, tadını alamamışlığın sığmasının imkânı olmadığıdır. Neyse, zaten ömrün bu vaktinde imkânsızları konuşmak yalnızca laf-ı güzaf olur. Uzun ömürleriniz, sağlam dirsekleriniz, doyumsuz gençliğiniz, mutlu bir çocukluğunuz ve unutmadan; düşük algı düzeyiniz olmasını diliyorum… beni anlamasanız da olur.

Ömür” için 4 yorum

  1. Düşük algı düzeyinden kastınızı o kadar iyi anlıyorum ki.. son zamanlarda düşük algı düzeyine sahip olmayı çokça diliyorum. Böyle yaşamak(!) çok zor. Artık hiçbir şey avutmuyor beni, öyle yorgunum ki…

    Liked by 1 kişi

  2. Bu şekilde vay arkadaş diye başlayan başka yazılarınız da olmuş muydu? Bir yerden tanıdık geliyor, sanki başka yerde de yayınladınız mı bu yazınızı.
    Kaleminiz ilgi çekiyor ve bunun sadece bu platformda kalışı, paha biçilemez yazılarınızla karşılaşanların azınlıkta oluşu üzüyor. Böylesi sağlam kalemler daha fazla muhatap bulmalı, bulacak diye umuyorum. 👏

    Liked by 1 kişi

Ruveyda Sucuk için bir cevap yazın Cevabı iptal et